"FAYTON "Çocukluğuma Yolculuk
Bazen kulağımıza gelen eski tanıdık bir müzik ile bazen bir resim, bir tanıdık kişi veya basit bir eşya ile bir an eskilere gidip daldığımız kim bilir kaç kere olmuştur ve halende oluyordur.
Kimisine göre, geçmişi düşünmek, icinde bulunduğun zamandan mutlu olmadığını gösterirmiş. Eğer bunu diyen, içinde bulunduğu zamandan mutlu değilse onu bilemem ama arada sırada geçmişe söyle bir gidip bazı eski güzel hatıraları, güzel şeyleri anımsamak hiçte kötü bir şey olmasa gerek.
Geçenlerde çok sevdiğimiz bir ağabeyim aksam yemeğine davet etti. Çok hoş sohbet ve candan ailenin davetlisi olarak onlara gittik. Ağabeyimizin eşi, şahane bir softa hazırlamış, gecenin geç saatlerine kadar hem uzun uzun sohbet ettik hem de güzel yemeklerden yedik. Bir ara sofraya " kadınbudu köfte " geldi elimde olmadan bir an eskilerden bir anımı hatırladım. Sanki bir an stop düğmeme basılmış gibi kaldım ve 40 sene öncesine gittim.
İlkokulu yatılı olarak okudum İstanbul Yeşilköy Pansiyonlu ilkokulda. Deniz kenarında muhteşem manzaralı bir okuldu. Okuduğum binada tarihteki meşhur AYESTEFANOS(Yeşilköy) antlaşması, Osmanlılar ile Rus´lar arasında 03.03.1878 tarihinde, bu binada yapılmış. Daha sonra yıkıldı ve yerine yeni bir bina yapıldı.
Pazartesi günü çok erkenden kalkıp, rahmetli babaannem ile beraber Aksaray Valide Camiinin sokağındaki evimizden çıkar yürüye yürüye beraberce Yenikapı´daki tren istasyonuna giderdik. Hep evden ayrılmak bana çok hüzünlü gelirdi. Bazen ben onun elini tutardım bırakmamacasına bezende o benim elimi tutar el ele konuşa konuşa giderdik. Bazen elimi iki defa sıkardı, bende onunkini, daha sonra o üç defa sıkardı tabii bende dört defa tabii yine bende birden birbirimizin yüzüne bakar kahkahalar ile gülerdik. (Mekânı cennet olsun.) Tren istasyonuna gelince, beni orada bakliyen öğretmene teslim eder ama gitmez beklerdi taaki, benim arkadaşlarımla, öğretmenimle trene bininceye kadar.
Pazartesi gününden cumartesi öğle´ye kadar o zamanlar derslerimiz vardı. Cumartesi günü son dersden sonra avluya toplanır hep beraber istiklal marşını söyler sonra hep beraber yemekhaneye inilirdi. Ama hepimizi eve gitme sevinci kapladığı icin çoğumuz yemeği unutur biran evvel gitmeyi arzulardık.
Ama bilirdik hain ahcıbaşı Hasan amca, yine yapacağını yapmıştır. Zaten daha sabahtan başlayan" kadınbudu köfte " köfte kızartması kokusu bizi esir etmiştir. Fareli köyün kavalcısı misali biz o kokunun artik esiriydik. Üstelik Hasan amca bir hainlik daha yapıp çıtır çıtır kızarmış patateste yapınca vücudumuzun yarısı bir an evvel eve gitmek derdinde diğeri ise bir an evvel yemekhaneye gitme derdindeydi.
Yemekhanedeki manzara artik komik mi desem yoksa yürekler acısı mı desem bilemiyorum. Bir masada 12 tane çocuk otururdu ve bu masalar çok büyüktü, masa başında oturan, masa sorumlusuydu. Yani yemeği dağıtacaktır, çabuk dağıtması icin çimdikler atılır, ikazlar yapılırdı zavallı aceleden çoğu kez tabak yerine masaya dökerdi köfteleri. Masadaki o, 12 cıvıl cıvıl öğrencilerin halleri halen gözümün önündedir. Hepimiz ayakta yani oturur ile oturmuyor arasında çabuk çabuk yerken sallanan, kocaman kocaman lokmalar yutmaya çalışan bu arada boğulma tehlikesi geçirenler, çabuk çabuk yiyeyim derken yemekten ağzı yananlar, su içmeye çalışanlar, bu arada öğretmenlerimizin,
- çocuklar oturun bakalım, oturarak yiyin yoksa eve göndermeyiz, tehditleri...
Ama nerdee, oturup iki saniye sonra yine ayağa kalkmalar. Kimisinin bir ayağı yere basar diğer ayağı ile yâri oturur vaziyeti ile tabureye oturuyor oturmuyor durusu ile dururdu. Küçük sihirbazlar gibiydik.
Aksam saatlerinde bazen dikkat edin, bir ağaçta yüzlerce kuş toplanmış cıvıl cıvıl sesler çıkararak etrafa hoş bir canlılık verirler. Bizlerde yemekhaneden çıkarken o cıvıl cıvıl kuşlar gibiydik. Biran evvel uçup evlerimize gidebilmek.
Bazılarımızın annesi veya babası araba ile gelip çocuklarını aldığında olurdu ama işin en kral tarafı okul çıkış kapısında topluca birikip ikişer ikişer sıra olup o güzel üniformalarımızla Okulumuzdan Yeşilköy tren istasyonuna kadar yürümek yani dolayısı ile en işlek caddeden yürüyüp insanların arasına karışmak korkunç bir duyguydu. Bezende öğretmenimizin isteği doğrultusunda şarki ya da mars söylerdik. Bazen bana öyle gelirdi ki bütün herkes bize bakıyor, pencerelerden meraklı bakışlar, polislerin bize yolları açması...
Acaba o ülkede hep mi güneş vardı diyorum kendi kendime, bir gün olsun karabulutları, yağmuru hatırlamıyorum. İnanın bana hep güneşli günler aklıma geliyor yoksa ben sadece bahar ve yaz aylarında mı okula gidiyordum...
Bazen babaannem ilerlemiş yaşına rağmen sırf beni mutlu edebilmek icin cumartesi günleri okulun önüne gelirdi bendeki sevinci görmeniz gerekirdi. Bir sarılırdım ona sanki asırlık çınar ağacına sarılırcasına... Okulun önünde bekleyen faytonlara ( Büyükada´daki at arabaları veya İzmir´de kordondaki gibi tek atlı veya çift atlı ) binerdik. İkimizde faytonun arkasına kurulur neşe ile etrafımıza bakardık. Faytonu çeken atin ayakları asfalt´a değdikçe çıkan nal sesleri bana göre en güzel müzikti. Taaa tren istasyonuna kadar neşe icinde giderdik
Tabii yine elimi tutar 2 defa sıkar bende onu kini, 3 defa sıkar bende onunkini sonra birbirimize bakar kahkahaları koyuverirdik.
Yıllar sonra evlenip kızımız olduğunda onun adini verdik. Kızım 7–8 yaşına geldiğinde ona da öğretmiştim bu el ele giderken elimizi sıkma oyununu, ikimizde birbirimize bakıp kahkahaları koyuverirken her zaman o asırlık çınar ağacı gibi babaannemi hatırlarım.
İste böyle bazen bir KADINBUDU KÔFTESI, bazen bir resim, bir şarkı insani bulunduğu yerden, bulunduğu zamandan alıp sihirli bir vasıta ile geçmişe götürüveriyor.
Abonneren op:
Reacties posten (Atom)
Geen opmerkingen:
Een reactie posten