maandag 7 december 2009
BiRAZDA GÜLELiM
> faslı
>
> Karımla alışveriş merkezinde dolaşırken birden
> önümüzden inanılmaz güzel bir kadın geçti. Nasıl
> oldu ben de anlamadım ama ilk defa bir kadına bu derece
> kilitlendim. Bu durumun farkında olan karımın şu
> sözleri ile kendime geldim. "Bakma faslın bittiyse
> kavgaya geçeceğim!"
>
>
>
> Nur
> topu
>
> İşyerinde küpe takan erkek arkadaşımıza babasından
> yorum: "Bir zamanlar nur topu gibi oğlum vardı; nuru
> gitti, topu kaldı!" *******
>
>
>
>
> Toplamda
>
>
> Geçen gece nöbetteyken acile 3 yaşında, para yutmuş
> bir hasta geliyor. Babasına ne kadar yuttuğunu soruyoruz;
> "1 YTL" diyor.. Yapılan tetkikler sonucunda bir
> adet 50 Kuruş ve iki adet 25 Kuruş tespit ediyoruz. Baba
> bir şekilde haklı olduğu için sadece aramızda
> gülüşerek konuyu kapatıyoruz..
>
>
>
> Namaz
>
> Ramazanda cemaat toplanmış, teravihde. Ufaklığın teki
> de annesinin peşine takılmış gelmiş. Namaz
> kılınırken sessiz sessiz olanları izleyen çocuğun
> dudaklarından hayal gücünü ortaya koyan şu cümleler
> dökülüyor. ''Yatın kölelerim! Kalkın
> kölelerim! Yatın kölelerim! Kalkın kölelerim!''
> Cemaat uzun süre secdeden kalkamadı tabi...
> *******
>
>
>
>
> Mesaj
> alındı
>
> "Seviyor musun?" dedim, "Seviyorum."
> dedi. "Ne kadar?" dedim, "Çok." dedi.
> "Ne kadar çok?" dedim. "Her akşam eve gelip
> dırdırını çekecek kadar çok..." dedi. Sustum...
>
>
>
> Potansiyel
> müşteri
>
> Kırmızı ışıkta durduğum anda yanımdan iki
> motosikletli ışık hızında ve tek tekerlek üzerinde
> geçti.. Ben ağzım açık olayı izlerken yanıma yanaşan
> 112 ambulansından doktor camı açtı ve bana:
> ''Gördün mü bizim müşterileri... Hey
> maşallah!'' dedi. ********
>
> 1
> Nisan şakası
>
> 1 Nisan sabahı kocamdan mesaj geldi; "Karıma akşama
> toplantım var diyeceğim. Hazırlan hayatım, yedi gibi
> gelirim." 1 Nisan şakası olduğunu bildiğimden,
> hemen cevap verdim tabii. "Aşkım kocamın akşama
> toplantısı varmış, ev müsait bekliyorum." Sinirden
> köpürmüş, öyle şaka yapılır mıymış? Yaptım
> gitti!
>
>
>
> Tövbe
> ya
>
> Babamı namaz kılmış, dua ederken görünce "Benim
> için de dua et" deyiveriyorum ve babamın cevabıyla
> dumur oluyorum. "Kendisi nerede derse ne diyeyim?"
> ***********
>
>
>
>
> Cadaloz
> kaynana
>
> İş arkadaşımın düğünündeyiz. Nikah kıyılıyor,
> imzalar atılıyor, gelin ve damadı tebrik etmek için
> ayağa kalkıldığında elektrikler kesiliyor. Biz hep
> beraber "Aaaa!" diye tepki gösterirken,
> arkadaşımın annesi oldukça yüksek sesle düşüncesini
> dile getiriyor. "Oğlumun daha ilk dakikadan hayatı
> karardı."
>
>
>
> Sarışının
> hamile hali
>
> Hamile olan sevgili sarışın kuzenim, gebelikle ilgili
> okuduğun; "Bebekler zekalarının %80'ini anneden
> alıyorlar." makalesinden sonra panikle bana dönüp;
> "Ay inanmıyorum. Bana ne kalacak o zaman?" diye
> sorduğunda sana; "Üzülme öyle bile olsa senin
> kaybedeceğin bir şey yok!" diyemedim ya! Lanet olsun
> içimdeki insan sevgisine!
>
>
> 30.000
> bakımı
>
> Yengemin burun ameliyatından sonra elinde bir demet
> çiçekle gelen abimin inceliğini, kurduğu cümleyle daha
> bir iyi anladık. "Hatun kokla bakayım burnun
> çalışıyor mu?"
>
>
>
> Lamba
>
> Dün gece evime giderken yolun tenhalığından olsa gerek
> kırmızı ışıkta geçtim. Ardından yurdum polisine
> alkışı hak ettiricek anons: "Bacım o geçtiğin
> gece lambası değildi, çek sağa."
Bazen kulağımıza gelen eski tanıdık bir müzik ile bazen bir resim, bir tanıdık kişi veya basit bir eşya ile bir an eskilere gidip daldığımız kim bilir kaç kere olmuştur ve halende oluyordur.
Kimisine göre, geçmişi düşünmek, icinde bulunduğun zamandan mutlu olmadığını gösterirmiş. Eğer bunu diyen, içinde bulunduğu zamandan mutlu değilse onu bilemem ama arada sırada geçmişe söyle bir gidip bazı eski güzel hatıraları, güzel şeyleri anımsamak hiçte kötü bir şey olmasa gerek.
Geçenlerde çok sevdiğimiz bir ağabeyim aksam yemeğine davet etti. Çok hoş sohbet ve candan ailenin davetlisi olarak onlara gittik. Ağabeyimizin eşi, şahane bir softa hazırlamış, gecenin geç saatlerine kadar hem uzun uzun sohbet ettik hem de güzel yemeklerden yedik. Bir ara sofraya " kadınbudu köfte " geldi elimde olmadan bir an eskilerden bir anımı hatırladım. Sanki bir an stop düğmeme basılmış gibi kaldım ve 40 sene öncesine gittim.
İlkokulu yatılı olarak okudum İstanbul Yeşilköy Pansiyonlu ilkokulda. Deniz kenarında muhteşem manzaralı bir okuldu. Okuduğum binada tarihteki meşhur AYESTEFANOS(Yeşilköy) antlaşması, Osmanlılar ile Rus´lar arasında 03.03.1878 tarihinde, bu binada yapılmış. Daha sonra yıkıldı ve yerine yeni bir bina yapıldı.
Pazartesi günü çok erkenden kalkıp, rahmetli babaannem ile beraber Aksaray Valide Camiinin sokağındaki evimizden çıkar yürüye yürüye beraberce Yenikapı´daki tren istasyonuna giderdik. Hep evden ayrılmak bana çok hüzünlü gelirdi. Bazen ben onun elini tutardım bırakmamacasına bezende o benim elimi tutar el ele konuşa konuşa giderdik. Bazen elimi iki defa sıkardı, bende onunkini, daha sonra o üç defa sıkardı tabii bende dört defa tabii yine bende birden birbirimizin yüzüne bakar kahkahalar ile gülerdik. (Mekânı cennet olsun.) Tren istasyonuna gelince, beni orada bakliyen öğretmene teslim eder ama gitmez beklerdi taaki, benim arkadaşlarımla, öğretmenimle trene bininceye kadar.
Pazartesi gününden cumartesi öğle´ye kadar o zamanlar derslerimiz vardı. Cumartesi günü son dersden sonra avluya toplanır hep beraber istiklal marşını söyler sonra hep beraber yemekhaneye inilirdi. Ama hepimizi eve gitme sevinci kapladığı icin çoğumuz yemeği unutur biran evvel gitmeyi arzulardık.
Ama bilirdik hain ahcıbaşı Hasan amca, yine yapacağını yapmıştır. Zaten daha sabahtan başlayan" kadınbudu köfte " köfte kızartması kokusu bizi esir etmiştir. Fareli köyün kavalcısı misali biz o kokunun artik esiriydik. Üstelik Hasan amca bir hainlik daha yapıp çıtır çıtır kızarmış patateste yapınca vücudumuzun yarısı bir an evvel eve gitmek derdinde diğeri ise bir an evvel yemekhaneye gitme derdindeydi.
Yemekhanedeki manzara artik komik mi desem yoksa yürekler acısı mı desem bilemiyorum. Bir masada 12 tane çocuk otururdu ve bu masalar çok büyüktü, masa başında oturan, masa sorumlusuydu. Yani yemeği dağıtacaktır, çabuk dağıtması icin çimdikler atılır, ikazlar yapılırdı zavallı aceleden çoğu kez tabak yerine masaya dökerdi köfteleri. Masadaki o, 12 cıvıl cıvıl öğrencilerin halleri halen gözümün önündedir. Hepimiz ayakta yani oturur ile oturmuyor arasında çabuk çabuk yerken sallanan, kocaman kocaman lokmalar yutmaya çalışan bu arada boğulma tehlikesi geçirenler, çabuk çabuk yiyeyim derken yemekten ağzı yananlar, su içmeye çalışanlar, bu arada öğretmenlerimizin,
- çocuklar oturun bakalım, oturarak yiyin yoksa eve göndermeyiz, tehditleri...
Ama nerdee, oturup iki saniye sonra yine ayağa kalkmalar. Kimisinin bir ayağı yere basar diğer ayağı ile yâri oturur vaziyeti ile tabureye oturuyor oturmuyor durusu ile dururdu. Küçük sihirbazlar gibiydik.
Aksam saatlerinde bazen dikkat edin, bir ağaçta yüzlerce kuş toplanmış cıvıl cıvıl sesler çıkararak etrafa hoş bir canlılık verirler. Bizlerde yemekhaneden çıkarken o cıvıl cıvıl kuşlar gibiydik. Biran evvel uçup evlerimize gidebilmek.
Bazılarımızın annesi veya babası araba ile gelip çocuklarını aldığında olurdu ama işin en kral tarafı okul çıkış kapısında topluca birikip ikişer ikişer sıra olup o güzel üniformalarımızla Okulumuzdan Yeşilköy tren istasyonuna kadar yürümek yani dolayısı ile en işlek caddeden yürüyüp insanların arasına karışmak korkunç bir duyguydu. Bezende öğretmenimizin isteği doğrultusunda şarki ya da mars söylerdik. Bazen bana öyle gelirdi ki bütün herkes bize bakıyor, pencerelerden meraklı bakışlar, polislerin bize yolları açması...
Acaba o ülkede hep mi güneş vardı diyorum kendi kendime, bir gün olsun karabulutları, yağmuru hatırlamıyorum. İnanın bana hep güneşli günler aklıma geliyor yoksa ben sadece bahar ve yaz aylarında mı okula gidiyordum...
Bazen babaannem ilerlemiş yaşına rağmen sırf beni mutlu edebilmek icin cumartesi günleri okulun önüne gelirdi bendeki sevinci görmeniz gerekirdi. Bir sarılırdım ona sanki asırlık çınar ağacına sarılırcasına... Okulun önünde bekleyen faytonlara ( Büyükada´daki at arabaları veya İzmir´de kordondaki gibi tek atlı veya çift atlı ) binerdik. İkimizde faytonun arkasına kurulur neşe ile etrafımıza bakardık. Faytonu çeken atin ayakları asfalt´a değdikçe çıkan nal sesleri bana göre en güzel müzikti. Taaa tren istasyonuna kadar neşe icinde giderdik
Tabii yine elimi tutar 2 defa sıkar bende onu kini, 3 defa sıkar bende onunkini sonra birbirimize bakar kahkahaları koyuverirdik.
Yıllar sonra evlenip kızımız olduğunda onun adini verdik. Kızım 7–8 yaşına geldiğinde ona da öğretmiştim bu el ele giderken elimizi sıkma oyununu, ikimizde birbirimize bakıp kahkahaları koyuverirken her zaman o asırlık çınar ağacı gibi babaannemi hatırlarım.
İste böyle bazen bir KADINBUDU KÔFTESI, bazen bir resim, bir şarkı insani bulunduğu yerden, bulunduğu zamandan alıp sihirli bir vasıta ile geçmişe götürüveriyor.
İnsan daha küçükken doğup büyüdüğü yeri çocukluk yaşlarında benimsiyor ve orasını beynine yerleştiriyor. Çocuklar bu olayı söyle algılayabilirler, burada annem, babam, kardeşlerim ve ben oturuyoruz demekti burası bizim.
Ama bir gün öyle bir şey oluyor ki, yetkili mercilerden birileri size 15 gün içinde ülkeyi terk etmenizi istiyor. Apar topar her şey satılıp paraya çevriliyor, yanınıza alabileceğiniz ise sadece size ağırlık vermeyecek bir kaç önemli şey olacak.
Oyun oynadığınız mahalleyi, arkadaşlarınızı, esnafı, gittiğiniz okulu, hatıralarınızı, dallarından kopardığınız meyve ağaçlarını, sevinçlerinizi ve üzüntülerinizi orada bırakmanız gerekecektir. Maddi olarak bıraktıklarınız orada kalacak sadece düşüncelerinizi, hatıralarınızı beraber götürebileceksiniz. Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız, unutamayacaksınız.
İste, bu olayı en iyi yasayanlar " LOZAN MÜBADİLLERİ " olarak tanıdığımız, duyduğumuz kişilerdir.
1922 Kurtuluş savaşı ile beraber korkunç bir kargaşa yaşanmaya başlanmıştı. Yunan ordusu ile beraber ülkeyi terk etmek isteyen Ortodoks Rumlar korku ve panik icindeydiler. Buna benzer bir durumu ise 1912 tarihlerinde Balkan savaşında yenik düşen Osmanlı ordusu ile peşi sıra ülkesini terk edip Anadolu´ya gelen Müslüman halkta yıllar önce bu durumu yaşamıştı.
Lozan Barış toplantısında, öncelikle esirler ve sığınmacılar konusu ele alınmıştı. İngiltere temsilcisi Lord Curson´un ve Millet Meclisi görevlisi Nansen tarafından yapılan teklif ve rapor doğrultusunda 30 Ocak 1923 tarihinde, Lozan antlaşmasından bir kaç ay önce, Türk ve Yunan hükümetlerince bir Mübadele antlaşması imzalanmıştır. Buradaki amaç Türkiye topraklarında ikamet eden Rum ahalinin Yunanistan´a, Yunanistan´da oturan Türklerin ise Türkiye´ye zorunlu göç etmelerini sağlamak.
Burada tek istisna, Bati Trakya´da oturan Türklere ve İstanbul´da oturan Rum halkına olmuştur. Bu Bölgelerde oturan Türk ve Rum halkına zorunlu göç uygulanmamıştır.
Tarihteki bu ilk zorunlu göç nedeni ile 2 milyona yakin insan oturdukları yerlerden kopartılarak yeni yerleşim bölgelerine yollanmışlardır. Bu Mübadele sırasında mümkün olabildiğince adil olunmaya çalışılmış ama maalesef bu pek gerçekleşememiştir.
Evlerini, eşyalarının çoğunu bırakıp, zorunlu eşyalarını apar topar toplayıp kağnı arabaları ile yollara düsenler bir an evvel limanına gelmek ve kendilerini Türkiye´ye götürecek gemiye binmek istiyorlardı. Birçok aile Selanik limanında kendilerini götürecek gemiyi beklemeye başladılar ama bu bekleyiş erken gelenler icin nerdeyse bazen 15 günü buluyordu. Parası olan ucuzca bir otele sığınıyordu, parası daha kit olan ise sokak veya liman köselerinde bekliyordu. Bu arada haraç mezat satılan eşyalar paraya çevrilmiş ve yürekler heyecan içinde gider ayak eldekini çaldırmama veya kaybetmeme korkusu ise ayrı bir durum.
Gemiye binmek ise başka bir olay, gemiye binenler şükürler olsun deyip rahatlıyorlar. Yolculuk başlıyor, ne tarafa gidiliyor ne gibi bir yerdir gidilecek yer insanları nasıldır, kalacakları yer bakalım nasıl olacak, düşünceleri icinde bir seyahat. Maalesef gemide vefat edenler denize atılıyor, akıllarda kalan hiç unutulmamak üzere. Türkiye´ye varışta hükümetin Mübadiller icin tahsis ettiği yerlere yerleştiriliyorlar.
Bu mübadillerden biriside Bayan Vedia ELGÜN. Rahmetli esi, eski Mersin milletvekillerinden Fehmi ELGÜN. Vedia Hanim, kendisi Lozan Mübadilleri Vakfının ve Derneğinin hem kurucu üyelerinden hem de yönetim kurulu üyesi. Müsaade ederseniz bana vermiş olduğu mektubu hiç değiştirmeden sunuyorum.
Sevgili Yavuz´cuğum,
Rum; Yunan soyundan olup, Müslüman ülkelerinde oturan kimselere verilen ad
Mübadil kelimesinin anlamı Türkiye´deki Rumlarla değiş edilerek, Yunanistan´dan getirilen Türklere verilen ad.
Bir Mübadil kafilesi zorunlu göç diyebiliriz. Mübadele kapsamında Anadolu ve Trakya´dan, Rumeli ve adalara göç edenlerin sayısı 1 milyon 200 bin, Rumeli ve Adalardan Anadolu´ya ve Trakya´ya göç edenlerin sayısı 600.000 kişi civarında.
Mübadele sosyal bir rahatsızlığın sonucudur. 30 Ocak 1923 tarihinde Lozanda T.B.M.M. hükümetiyle Yunanistan hükümeti arasında imzalanan Yunan ve Türk ahalisinin mübadelesine ilişkin sözleşme ve Protokol gereğince her iki ülkeden ayrılanlar; arkalarında ülkelerini ve ailelerini, tarihini bırakarak Ata topraklarını terk etme zorunda bırakıldılar. Tarihe " BÜYÜK MÜBADELE " adıyla geçer. Bu zorunlu göçte, her iki ulustan Mübadil ve çocukları anlatılan bu acılarla büyümüşler. Bahçesindeki hanımeli kokusu, nar ağaçları erik ağaçlarını hayal ederek yaşamışlar.
Bunları anlatmak asla mümkün değil. Bu sonsuz aldatış yürekleri yakmış. Mallarını, mülklerini bırakarak gelmişler, adil bir dağıtım olmamış. Büyük bir kayba uğramışlar.
İste ailemde bu zorunlu göce fedakârlık yapmış. Sanki hoşgörü kültürüyle yoğrulmuşlar. Dışarıya acılarını yansıtmamışlar. Tabiî ki acıların ruhsal etkisi olmuştur. Sıkıntılarının ağır ve sürekli olduğunu düşünüyorum.
Bu " KİTLESEL BİR ACI " Rumeli´de ağıt kültürü olmadığı icin konuşmamayı tercih etmişler.
Mübadele ve göçmenlerin hayatini en iyi özetleyen sözler" DUYMAMIŞ GİBİ YAP GELMEMİŞ GİBİ DÜŞÜN.
Bu göçmenlerin sessizliği Ana -Vatan Şükran Felsefesi. Yapılan bu yer değişikliğinden, belleklerde boşluklar vardı böylece 1 ve 2 kuşak mübadil ve çocukları 13 Şubat 1999 büyük mübadele çocukları girişimi altında toplandık, gittikçe çoğaldık.
Amacımız, yakin tarihimizi ve Mübadeleyi, bilinçli olarak araştırmak belgelemek, Mübadillerin geride bıraktıkları, insanlık mirası, kültür varlıklarının korunmasını sağlamak Türkiye ve Yunanistan halkları arasında dostluk ve işbirliği kurmak, geliştirmek. Barış kültürünün gelişmesi icin caba göstermek, bu girişimimizi kısa zamanda LOZAN MÜBADİLLERİ VAKFI´na dönüştürdük. 2001 de Vakıf tescillendi, uluslararası hitap edeceğiz.
Mûfide Pekin, Çimen Turan arkadaşlarımızın ortak çalışmalarıyla " MÜBADELE BİBLİYOGRAFİSİ " hazırlandı.
Vakıf bizim geçmişimizdeki kültürümüzü yaşatabilmemizi sağlayacak. O günlerden kalan çok az olsada, canlı tanıkların anlatımıyla resimlerle belgesel hazırlamak en önde gelen amacımız. Türk- Yunan dostluğunun kalıcı ve bilimsel ağırlıklı olmasını istiyoruz. Çalışmalarımızı böyle yönlendiriyoruz.
İki ülkenin benzer çilelerini çekenlerin çocuklarıyla kucaklaşmak, insan sevgisinin en güzel ifadesidir.
Kültür anlayışı, dostluk anlayışı, çekilen acıları güle dünüştürsûn. Gülü size verdigim zaman elimizde kokusu kalsin...
Bu mutlulukla hepimiz bir gönülde girelim. Barış köprüsünde ellerimiz birleşsin. Evrenin mayası SEVGI değilmi?
Bilgi gibi sevgimizinde bir ucu Tanrıya ulaşır.
Çekilen Acılar Bir Daha Yaşanmasın.
Halan
Vedia ELGÜN
zondag 11 oktober 2009
SERGiME BEKLIYORUM...
Yakin bir tarihte kendimce bir sergi acmak istiyorum. Ne zamandan beri bunun icin calaismalarda bulunuyordum. Gerci masallah malzeme bulma konusunda hic ama hic te zorlanmadim.
Burada sergilemek istedigim resimler, insanoglunun yerde yaptigi tamamen ve tam naurel bir calisma sekli olan " Balgamli Tükürük Sergisi ".
Insanin önce büyük bir kuvvet ile" hhiirrrrkkk" diye gerinip genzinde, agzinda, bogazinda ne varsa artik yaradana SIGINIP, hhgggaaarrrrkkk ttuuuuuuuuu diye, agzinda 75° lik bir tükürme sekli ile yere dogru o balgami yapistirmasi sizce hic enteresan degilmi, sorarim sizlere ? Yere yapisan o yesilli, sarili balgami birde ayakkabi calismasi ile son bir retüs cekip iyice dagitarak yere daha iyice yayan, yani naturel tuvaline demek istiyorum, bu calismayi resimleyip bir sergi acayim diyorum.
Bazende bir kere yaradana SIGINIP kuvvetlice balgami cikaran kisinin ikinci defa tekrar bogazini temizleyip sonkalanlarida tükürüp yaptigi calismayi tamamlayan bu görüntüleri bir gözünüzün önüne getirsenize muhtesem degilmi ?
Gecen gün gördügüm bir calisma harikaydi. Anlatmadan edemiyecegim, kücük bir simit büyüklügündeki calisma ( uydurmuyorum adamdaki cigerlere bakin) tamamen yere yansimis, hafif yesil balgamin yanina daha koyu yesil balgamlar yer almis, sanki tam bir naturmort calismasi yapiliyor.
Bu renklerin yanina ise, renksiz tükürügünü dekor olarak etrafina yaymis. Burada ki calismaya hic ayak calismasi eklenmemis, tam olarak enfes anliyacaginiz.
Bilhassa okul önlerinde sigarali balgam ve özellikle hastane kapilari önündeki degisik balgam ve tükürük calismalarini bir görmenizi tavsiye ederim. Yerdeki balgamlarin bazilarinin icinde sigara izmariti genc neslinde ART calismalarda ne bicim yönlendigini göstermektedir.
Bu sanat calismalari yapanlarin bazen burnundanda cikardiklari diger bir calisma ki buna TAZZiKLi FISKIRTMA metodu deniyor, bu calisma ürününden sonra ellerine bulasan bu sanat calisma hammaddesini pantalonlarinin arka ceplerine ya da duvarlara sürme sekli görülmeye deger. Bazi ustalarin ise ellerini dahi hic kirletmeden bu calismayi yaptiklari görülmüstür.
Simdiye kadar görülen en güzel resim ise 3 degisik balgamin adeta bir tavada kirilmis 3 yumurta gibi bir yerde durmasi ve adeta bu calismanin icindeki koyu yesilimsi kirmiziya calan orta bölümün estetik bir görünüm vermesi görülmeye deger.
Bu calismalar sadece yurdumun insanina ait degil tabii cok uluslu bir calisma söz konusu. Ve birbirlerine destek verircesine cesitli milletlerden sanatsever kisilerin calismalarini görebiliriz. Cin'lilerin masada yemek yerken yaptiklari yemek arasi calismalari, uzun elbiseli Fas'lilarin yaptiklari, tükür üstüne bas ve git calismalari, bunlarda ayri bir özellik tabii.
Ama kim ne derse desin yinede bizim ustalarimizin calismalarina hic bir ülkenin ustalari su bile dökemez. Dûsünsenize bir kere bu isin degisik versiyonlarini lütfen;
* Tek burun tikanip diger burundan FISKIRTMA
* Daha sonra öteki burundakini de yerdeki calismanin yanina FISKIRTMA
* Yürürken yapilan calismalar
* Oturdugu yerden yapilan calismalar
* Önce bogaz calismasi ve arkasindan tamamlama olarak burun ile bitirme.
Gördügünüz gibi, bunlar size hic te kolay bir calisma gibi gelmiyor degilmi ?
iCiMiZDEKi YASAM GÜCÜ
Yasam güzel, yasamak güzel bir sey. Günesin sicakligi, sevdiginin bir öpücügü, annenin, babanin sevgisi, evlâtlarimiz. Kisacasi yanimizda ve cevremizde bizi kusatan onca güzel seylerin olmasi ve bizimde bunlari görebilmemiz ve görmek istememiz güzel bir sey. Hayati güzel yapan bunca seyleri hissedebilmek ve görebilmek en önemlisi.
Fakat böyle bir madalyonun birde diger yüzü var. Icinde bulundugumuz bu olaganüstü yogun gecen modern dönemde yasam hic te kolay degil. Bu sürat caginda herseye ayak uydurmak hic ama hic te kolay degil. Herseyin cabuk olmasi lazim, is yerinizdesiniz ögle paydosunda cabuk cabuk atistirilan sözde " ögle yemegi" aman yemegi cabuk getir ise gec kalmiyayim", yemek acele acele yenir...sabahlari ayri bir telâs, ise gec kalmamak icin...araba cabuk sürülür ise gec kalmamak yada okula yada gidilecek, artik neresi ise...dogru dürüst flört bile yapilamiyor nerdeyse, at bi SMS cabuk olur. Sosyal iliskilerin kopmaya basladigi ve insanlarin kendisini daha izole edip kapanmasi ile kutu gibi ayri dünyalarimizda yasiyoruz.
Yapilan arastirmalarin gelen sonuclari hic ic acici degil adeta facia bouytlarinda. Bilhassa kuzey Avrupa ülkelerinde icinde bulundugu durumdan bunalan ve intihar edenlerin sayisi bugün korkunc boyutta. Söyle bir örnek vermek istersek Belcika gibi kücük bir ülkede intihar eden kisi sayisi 7'yi bulmaktadir. Ne yilliktir bu rakam ne aylik nede haftalik, GÜNDE 7 kisinin intihar ettigi bir ülke... Tabii basi Finlandiya cekmektedir.
Bugün, bir cok doktor, profesör ve " Intihar telefon hatti'nda " calisan bir arkadasim ile 2 saat bu konuyu konustuk. Dûsünebiliyormusunuz, Intihar hattinda gönüllü olarak calisan arkadasimin verdigi bilgiye göre, günde ortalama 30 telefon geliyormus. Cogu, maddi kriz, maddiyata dayanan sorunlar, mutsuzluk, eslerin kavgasi, basarisizlik üzerine dayanan telefonlar.
Yapilan bir arastirmaya göre Hollanda'da intihar olayinin daha az oldugu saptanmis, bunun sonucunu ise ' insanlarin daha cok gereken konusmayi yaptiklari" saptanmis. Yani dertlerini iclerinde tutmuyorlar,gerekli kisiler ile ve gerektigi sekilde konusuyorlarmis.
Bugün duydugum bir olayda icim bir tuhaf oldu; Bir telefon geliyor ve bu vakifta gönüllü olarak calisan arkadasim telefonu aliyor, önce hic bir ses yok ve telefon biraz sessizce durduktan sonra karsi taraf telefonu kapatiyor 5 dakika sonra yeniden telefon caliyor yine arkadasim telefonu aliyor Alo, Alo , karsi taraftan hic ses yok...bekliyor sonunda karsi taraf cekine cekine konusmaya basliyor, bunalimda oldugunu, intihar etmeyi düsündügünü söylüyor. Arkadasim Luc ise son derece sakin bir sekilde, karsi taraf ile komünikasyon kurmayi deniyor tabii daha önceden kurslardan almis oldugu tecrübelerini konusturmaya basliyor. Sonuc ise cok olumlu oluyor. Karsi taraftaki bayan sesi, icindeki birikmis yillarin tüm dertlerini konusarak kusuyor...
Olay ne yazik ki söyle, bu kadincagiz 12 yasindan itibaren babasi tarafindan insest bir iliski icine itiliyor dolayisi ile babasi bu kizcagizi sürekli olarak igfal ediyor. Daha sonra kiz hamile kaliyor ve dogum oluyor. Babasi dogan bu bebegi, kizinin gözünün önünde yani hemde annesinin gözünün önûnde öldürüyor. Yillarca bu olayi icinde tutmus bir kisinin sonunda care olarak bunalima düsüp intihar etmek istemesi, tek düsünce. Ne mutlu ki kadinin ( 35 yasinda) acmis oldugu bu telefon ile saatlerce süren bir konusma ile kadin yeniden hayata döndürülüyor. Uzun bir psikolojik tedavi gördükten sonra simdi kadinin normal hayata döndügünü mutluluk ile söylüyor, arkadasim. Ne mutlu.
Nereye gidiyoruz bu sürat ile, bu sürat ile varilmak istenen hedef ne ? Bu hedef neresi ? Yitirilen insanlik bir tarafa, verilen yasami tam yasiyamamak bir tarafa. Kimisi, sicak bir tarhana corbasi icerken mutluluk alirken, digeri Monaco'da limoges tabaklarda sunulan istakoz corbasina dudak büker.
Insanin yasami mezar tasindaki dogum ile ölüm tarihi arasindaki konulan cizgi kadardir demis, filozofun biri. Kapayin gözünüzü bir an, bulundugunuz yerde hic bir ses olmasin...bir an düsünün, artik yoksun. Sonsuzluga dogru gidis. Bir daha ne günesin sicakligini, ne sevdiginin sarilmasini, dudaklarini, ne annenin ne de babanin sesini, mis gibi taze demli bir cayi yudumlamayi denize karsi, pembenin pembesini, cocugunun gözlerini...artik göremiyeceksin ! Acma daha gözlerini yasarken azicik daha karanlikta tut bir iki dakika daha... O zaman belki daha iyi anlarsin, iki dakika sonrasi gözlerini tekrar acinca, kulagina bir müzik sesi gelince, kisacasi kimi zaman kizdigin sey bile sana simdi hosuna giden sey olarak gelecektir.
Elinden kayip giden hayati tutmaya calisma nasil olsa kayip gidecek ama sen bu GÜZEL HAYATI DOYA DOYA YASA ve cevrene yardimci ol, ol ki hayati devam ettirelim. Hep beraberce.
* Tüm dünyada ki intihar etmek isteyen herkesin gönlüne yasama gücü ver Yarabbim.
vrijdag 2 oktober 2009
AFiS

.
woensdag 30 september 2009
GECMiSTEN GÜNÜMÜZE ARABA TAMPONLARI
GECMİŞTEN GÜNÜMÜZE ARABA TAMPONLARI
Çocukluğumda 1964-1965 yıllarında o zamanlar 8-9 yaşındayım, İstanbul, Aksaray´daki Valide Caminin biraz yukarısındaki Pertevniyal Lisesinin merdivenlerine 3-4 arkadaş oturur, Saraçhane başından Aksaray meydanına doğru gelen arabaları izlerdik. Tabii çoğunlukla Amerikan yapımı olan bu arabalar, bizim için muhteşemdiler. Saraçhane´den gelen arabanın daha ön tamponundan ve farlarından hemen tahminlerimizi yapardık. Birimiz, -58 Chevrolet, diğerimiz, -57 İmpala veya bazen enteresandır üçümüz koro halinde , -56 Chevrolet, diye bağırdığımız olurdu.
Burada anlatmak istediğim, daha çocukken o güzelim adeta tank gibi arabaların bir tamponları vardı ki, endamlı, alimli, metrelerce öteden kendini gösterirdi. Pırıl pırıl arabada duran böyle tampona sahip arabalara hayran hayran bakardık. Hele hele 1957 model Chevrolet´in ön farlarına dikkat edin nazlı bir kız gözü gibidir, adeta kirpikleri vardır...Ama esas önemlisi bu modelin tamponuydu. 3 katli ama tek bir parçadan oluşan bu tampon hem herkesi kendine baktırır hem de arabayı kullanan söföre korkunç bir güven verirdi. Laf aramızda çoğu söförler bazen arabanın parlamasından çok tamponun parlamasına özen gösterirdi o zamanlar.
Adeta, kapı gibi bir tampon arabanızın hem ön tarafında hemde arka tarafında. Her hangi bir çarpışma halinde ilk önce bu tampon sizi kazadan koruyacaktır. Adeta sizin fedayinizdir. Hiç bir şekilde fazla metal kullanmayalım ! diye bir düşünceye girmeyen Chevrolet fabrikası tüm arabaya sağlamlığı monte ederken, tampona da ayrı bir sağlamlık ve güven vermesini düşünmüş.
Eskiden tampon tampona çarpınca önemli değil tamponlar değdi denirdi. Simdi ise tampon yok ki, araba arabaya değdi yani resmen vurmuş oluyor. 1964-1965 lerden gönümüz otomobil dünyasına bakacak olursak, etrafınızdaki arabalara söyle bir bakin, yeni modellerde doğru dürüst bir tampon kaldımi. Yok, simdi tüm cabalar daha aerodinamik bir model, daha hızlı bir model ve daha hafif bir model yapabilmek için. Sebep ise arabanın daha az benzin yakması. Sağlamlığı ise ...boş verin. Benzinin az yakması hesaplanırken, herhangi bir kaza anında sürücünün veya yolcuların gevenlikleri, emniyetleri, hak getire.
Otomobil dünyasına bakarsanız, her buldukları, her yaptıkları yeni modeller son derece güvenli, kazalara karşı dayanıklı. Yok bu modelde söyle koruyucu var yok bu modelde ekstra söyle destek var, vs vs. Görüyoruz, çoğu kazalarda arabaların ne hale geldiğini ne yazık ki bazı kazalarda , insanların cesetleri dahi çıkartılamıyor nerdeyse spatula ile kazıyorlar. Mademki yollarda 120 km HIZ tahdidi varsa o zaman niye 200 yada 280 km hız yapabilen arabalar üretiliyor... Ve bizlerde neden böyle arabaları satın alıyoruz. Bir yerde bir şey var ama ne ?
Merak ediyorum 6 milyarlık bu dünyada bir Allahın kulu bu otomobil fabrikalarına ne bu tampon ne bu araba, nerde sürücünün ve yolcunun can güvenliği diye sormuşluğu var midir. Tek düsündügümüz maalesef, az yaksın da ne olursa, nasıl olursa olsun. Arabalar plastikten yapılıyormuş, tamponlar kalkmış, arabalarda bir kaza halinde güvenceler minimuma inmiş... hiç kimsenin umurunda değil.
Ne yazık ki, böyle satıcıların, bizim gibi alıcıları olur...
Herkese kazasız belasız seyahatler, hele hele Türkiye yollarında...

Gecen hafta cuma günü her zaman ki gibi ögle vakti arkadaslar ile klüp lokalinde bulustuk. Her zaman oldugu gibi selâmlasip hâl hatir sorduktan sonra yemege gectik. Genel olarak yemekten sonra tatli faslina gecmeden o günkü konusmaci arkadas, konusunu daha önceden belli ettigi konusmasini yapar. Bu hemen hemen her Rotary Clubunun programidir.
Tatli faslinda konusmaci arkadasimiz bize, insanoglunun olusumu ile baslayan denizciligin gelismesini kendisine verilen 30 dakika icinde anlatmaya calisti. Bastan sona kadar zevk ile dinledigimiz bu konusmada bir cümle kafama takildi " Tüm bu denizcilik maceralarinin temelinde ne altin ne de gümüs meraki yatar, esas sebep baharattir " Dûsünebiliyormusunuz, karabiber, kirmizi biber, tuz, kimyon, köri, tarcin, safran, zencefil ve bunun gibi baharatlar icin haftalarca, aylarca süren zor kosullar altindaki gemi yolculuklarindan sonra Avrupa'ya getirilen baharatlar. SIKI durun, buradaki asil sebep yani bunca baharatin Avrupa'ya gelis sebebi ise Avrupa'da ki yemeklerin tatsiz tuzsuz yani lezzetsiz olmasiymis.
Tabii ki bu haftalarca, aylarca süren zorlu sartlar altindaki ve tehlikeli yolculuk öncesinde gemiye tayfa bulmak cok zormus ama bununda bir kolayini söyle bulmuslar. Meyhanede veya meyhane disinda sizan tüm sarhoslari kaptanlar gemilerine tasitiyorlarmis. Kendisine gelen kisi 3-4 yada 5-6 ay sürecek bir yolculuga gözünü aciyormus. Avrupa'ya getirilen baharatlarin kullanilmasi ile yemekler daha farkli bir lezzet kazanmaya baslamis. Tabii, bu kadar zorluklar altinda getirilen baharatlar pek ucuz degilmis. O zamanin pazarinda satilan baharatlar nerdeyse altin degerinde, el yakiyor. Bu sebepten olusmus bir deyim vardir " Karabiber gibi pahali " lâfi o zamanki karabiber'in pek ucuz olmadiginin bir isaretidir.
Ilerleyen zaman icinde, Cin'lilerin mutfaklarinin lezzeti Marco Polo ve diger seyyahlarin ve denizcilerin sayesinde taninmasi ile insanlarin en önemli sorunu yani bogaz sorunu, daha farkli bir önem kazanmis oldu.
Ruslarin catal, bicak ve kasik gibi mutfak icin en önemli gerecleri bulmalari ile artik mutfak bilhassa Aristokrat cevrede bambaska bir yer yani önemli bir yer edinmistir.Burada hemen Fransa'yi görmeye basliyoruz. Saray mutfaginin tüm dünya mutfagini alt üst eden yemek cesitleri ile Fransa hakli olarak mutfak kültüründe yerini almistir.
Osmanli mutfaginin, cesitli savaslar sonucunda, alinan devletler ve veya kaybedilen topraklar dönemlerinde degisik mutfaklarin etkisi Osmanli mutfagina girmis. Bu mutfaga giren, kabul gören yemekler ile yüzyillar süren bir Imparatorlugun topraklari genislerken muftak kültürüde hakli olarak genislemis ve böylece dünyanin ücüncü lezzetli mutfagi olarak yer etmistir.
Buraya kadar hersey iyi güzel de benim asil derdim baska. Son zamanlarda benim dikkatimi ceken ise Anglo Sakson'larin yemek üzerindeki atilimlari, cabalari daha dogrusu ( haksiz) bir isim yapmalari. Gerek Ingiltere olsun gerek Avustralya olsun cesitli kisilerce TV'den yaptiklari show'lara dayali programlar ile mutfak alaninda bir yer edinmeye calismaktadirlar. Burada kabullenmekte zorlandigim husus ise, yüzyillar boyu hakli bir mutfak kültürü olmus, olusmus devletlerin TV'lerde hic bir sekilde program yapmamalari. Ne böyle bol show'lu, reklamli kisaca hic bir sekilde komersiyel( ticari) programlara agirlik verilerek insanlarin karsilarina cikmamislar, cikmiyorlarda.
Fakat bunun yaninda diger devletlerde ki bilhassa mutfak kültüründen yüzlerce yil uzak olan bazi devletlerin sanki 40 yillik ahciymislar gibi cesitli tipleri televizyona cikartip " otorite " olarak lanse etmeleri. Ve tüm dünyanin " maalesef " bu programlari seyredip bunlari benimsemesi, kopye etmesi hatta bu tipleri bilirkisinin " ahci " olarak kabul etmesi aci olandir.
Bir devlet düsünün, gecimini yüzyillar boyu sadece kolonist olarak yani diger adi ile sömürgeci olarak cesitli ülkelerin üzerinden yapmis. Bir nevi parazit olmus yani iste bu devlet yillarca sömürdügü devletlerin mutfagini kullanmis ve kabul etmis. Yani bir nevi " take away" yapmis. Buna dayanarak hic bir zaman mutfaklari olmamis daha dogrusu mutfak tembeli olan bu mutfak kültüründen uzak devletin icinden cikan kisilerin daha sonra yani yüzyillar sonra global dünyaya televizyon üzerinden bilirkisi olarak seslenmeleri, cesitli yemek tarifleri vermeleri, bence anlasilacak sey degildir.
Bir Osmanli toronu olarak degil, yemek yemeyi hem seven hemde merak eden bir kisi olarak cesitli devletlerin yemeklerini kitaplardan takip ediyorum. Ve gezdigim bir cok ülkelerinde mutfaklarini inceliyorum tabii tamamen bir amatör olarak. Amerika'da sunulan 875 cesit hamburger tabagini bana yemek diye sunamazsiniz. Neymis, hamburger tabaginin kenarina, biraz cips koyup iki tane domates dilimi ve yesil salata yapragi ile süsleyip sunulan tabak ancak böyle bir ülkenin mutfagi olabilir, normaldir.
Diger taraftan da kendi kendime diyorum ki, yüzyillar boyu tembel bir sekilde önlerine getirilen yemekleri yemis ama mutfak konusunda hic bir sekilde caba sarfetmemis viski ülkelerinin yeni yetisme ahcilari icin, aceba diyorum gecmisten adeta özürmü diliyorlar yoksa, " biz bu dünya üzerindeki en önemli seyi nerdeyse görmemisiz" dercesine ? Yeni atilimlar ile ülkelerinde olmayan bir mutfak kültürü icin bir atilim yapip bir seyler kabul ettirebilmek ve bunun yaninda gayet tabii ki bu programlari yapanlarinda bu programlardan milyonlarca dolar kazanmalari.
Burada kendi kendime teselli verircesine diyorum ki, her halde ne Cin ne Fransa ve ne de Türkiye mutfaklari icin bir reklam, bir show bir program yapmiyorlarsa, demekki gereksinimleri yok. Biliyorlar ki mesela sadece bir cerkez tavugu veya hünkârbeyendi, kadinbudu köfte, karniyarik gibi yemekler o igrenc hamburgerleri yemek olarak bile kabul etmez, dönüpte bakmazlar bile, Hele hele o cips ile " dressing" yapilmis hamburgeri... Haci Abdullah, Konyali, Haci Salih ve Romali Apicius...
zaterdag 29 augustus 2009
NE YAPABiLiRiMKi...

“ Sizin düsüncelerinize katilmiyorum ama sizin de görüslerinize saygi gösterilmesi icin icap ederse canimi dahi verebilirim.” VOLTAIRE
Böylesine bir görüse sahip olan bu ünlü yazar ve filozof tam bir hümanistlik örnegi sergilemistir bu deyisi ile. Onun cok sevdigim bu deyisini agenda defterimin ilk sayfasina not etmisimdir. Insanlar arasindaki düsünce farkliliklarinin saygi görmesi icin, her insanin düsüncesine saygi duyulmasi icin söylemis oldugu bu söz cok anlamlidir.
Peki, onun yasadigi dönemler icinde söylemis oldugu bu deyisi, günümüze uyguluyabilirmiyiz ? Günümüz icinde gecerli sayabilirmiyiz ? Cesitli fikirlerin, cesitli düsüncelerin tabii ki demokratik ortamda hür olarak carpisacagi bir düzende olmak güzel bir sey. Düsüncelerin, fikirlerin, görüslerin tartisilip bunlardan cesitli ‘ olumlu’ neticelerin cikmasi gayet tabii ki güzel bir sey.
Ayni görüsü paylasan bir gruba mensup kisilerin, savunduklari görüsler dogrultusunda kati ve degismez tutumlari karsisinda ve ayni zamanda kendisi ile ayni görüste olmayanlari ise tamamen dislayan ve onlari bu toplum disinda tutmak icin her türlü eylemleri yapan bir gruba, Aydin ve Demokratik kesimin, iyi niyetli bir sekilde anlayis ile yaklasmasi tam anlami ile artik saf’liktan da öte dangalakliktir. Ve bunun gelisecek tehlikeli boyutlari ise , tarih önünde her zaman Aydin ve Demokratik olarak gecinen kesimin bu affedilemez ve en büyük hatasi olarak, önüne cikacaktir.
Herkesin rahatca fikirlerini söyleyebildigi bir ortamdan yavas yavas kisiler söyleyecekleri sözleri tasidiklari fikirlerine göre dikkat ile söylemeleri gereken bir ortama geciliyorsa ve bunun daha da ilerlemis safhalarina dogru, tasidiklari fikirleri örtmeleri gerekip adeta susmalari gerekiyorsa, bir an evvel VOLTAIRE’nin bu görüslerini unutup parcalayip, aydinlik ortama cikilmasi icin el birligi ile mücadele etmek gerekir.
Demokrasi ciceklerinin, fikir ciceklerinin sulanmasini engelleyen hatta sulanmasi yerine tamamen kurumasi ve yok olmasi icin ilâc atan kesim, elbirligi ile tamamen tesirsiz hâle getirilmelidir. Aksi takdirde , bunun doguracagi gelismeleri, komsu ülkelerde veya buna benzer ülkelerde gelismelerini ve sonuclarini ve gidisaatlarini görürüz ve görüyoruzda.
Bosvermiscilik ile bir sey olmazcilik ile abartmayin yahu bu kadarlar ile, daha dogrusu bize tam olarak yakisan tembellik ile gelismelerden daha sonra ne kadar üzülsekde ( tabii bir kesim üzülecek) bundan sonraki gelismeleri ve istikameti artik onlar belirleyecek ve uygulattiracaklardir da.
vrijdag 28 augustus 2009
BUNLAR DÜNYANIN NE TARAFINDA OLURSA OLSUN HEPSi AYNI...
- 10 seneden beri Yangin Sigortasi ödüyorum, hic bir yangin falan olmadi, ödedigim paralari geriye ödemiyecekmi sirket ?
./.
- Duydum ki sigorta sirketleri ev tamiri icin yardim ediyorlarmis.
. /.
- Evimde hic zarar olmamisti uzun zamandan beri, artik bu zarari öder degilmi ?
* Hayir ödemezler, cünkü bu bahsettiginiz zarar, sigortanin kabul ettigi zarar kapsaminda degil.
- Ne yani simdi bu zarari ödemiyecekmisiniz ?
. /.
- Hadi yap bir sey de bu zarari ödet, biz iyi müsteriyiz.
* Anlamadim, nasil yani
- Ya iste bir seyler yapta bu zarari ödet sigortaya
* Haram, müslümanlik, öbür dünya, günah...
- Yahu herkes yapiyor...
. / .
- Evde cam kirilmis, sigorta ödermi ?
* Öder ama kurallar geregince zararin bir miktari size ait.
- Nasil yani, canim 10 sendir hic bir zararimiz olmadi ilk defa bir zarar oldu evde onuda ödemiyorsunuz.
* Ödemiyoruz demedim, zararin bir miktari size ait, yani 200 euro'ya kadar olan ilk zarar size ait ondan sonrasini ödiyecekler.
- Eee, benim zarar 208 euro ne yani bana simdi 8 euro'mu ödiyecek sigorta ?
* Evet
- Pekiiii, ben zararimi 400 euro göstertirsem o zaman 200 euro'yu ödemezsiniz dimi, ama kalan 200 euro'yu ödersiniz ?
. /.
- Bizim cocuk evdeki televizyonu kirmis, sigorta ödermi?
* Hayir, kendi cocugunuz böyle bir zarar verdigi icin ödemez.
- Peki, ne olursa ödüyor, mesela komsunun cocugu kirdi dersem ödermi ?
* Evet öder.
- O zaman öyle yapalim, benim komsu Hasan'in cocugu kirdi yaz.
. / .
- Evde mutfakta yangin cikti zarar büyük
* Zarar tutanagi hazirliyalim sigortaniz varsa öderler.
- Olmazmi canim, var var bak hele sen bir kere...
* Esya sigortaniz maalesef yok, yaptirmamissiniz...
- Nasil olmaz yav, her sene sigorta ödüyoruz...
*ödediginiz bina sigortasi, esya sigortasi teklif edilmis ama yaptirmamissiniz...
- Ayip be yahu, insan yapmazmi, sen yinede yapsaydin, ben simdi avukata gidiyorum...
. / .
Gece, saat 03.35 evdeki telefon ACI ACI calar, o saate kimsenin aklina loto'dan parami cikti yoksa eglenceli bir seymi var gibi seyler gelmez, gayet tabii ki Peder Bey'e bir sey mi oldu?...
* Alo buyrun
- Iyi aksamlar, ben araba kazasi yaptim, ne yapmam lazim ?
* Saatin kac oldugundan haberin var mi...
- Uyandin artik yardim ediver
. / .
- Kaza yaptim araba ile
* Sigortaniz varsa problem degil, kontrat numaranizi sôyleyin
- 1254856,
* Sigorta primini ödememissiniz, sigortaniz araba kullaniyorsunuz, iadeli taahhütlü mektupta yollamislar yine ödememissiniz...
- Yap bi seyler be birader, Tûrklük adina, hepimiz gurbetteyiz
. / .
- Bu arabanin sigortasi ne kadara olur ?
* 565 euro ?
- Ama baska yerde 545 euro,
* Peki avukat sigortasi varmi bu fiyata dahil olarak ?
- Tabii ya ,
* Getirin onlarin teklifini beraberce bakalim..
- Aha , al iste bak
* Avukat sigortasi yok onlarin verdigi fiyatta.
- Yapma yaaaa, bak ib.... lere, sen yine yap bi sey ucuz fiyat olsun
. / .
- Sigortadan mektup aldim, yapmis oldugum kazayi ödemiyormussunuz
* Ödemezler tabii, alkollu olarak araba kullanmis ve kaza yapmissiniz.
- Yahu 2 kadeh viski aldik ne yani
* Kanunen zaten yasak ayrica, sigortalarda kabul etmiyor kaza oldugunda ödemeyi, üstelik kaninizda 1.8 promil alkol cikmis.
- Ne yani simdi ben mi ödiyecegim zarari, niye araba sigortasi yaptiriyoruz kardesim olurmu böyle boktan dalga
. / .
- Yahu bir sey sorucam, evi yaksam kac para alirim sence ?
. / .
- Catidan su geliyor, ev zarar gördü.
* Sigortaniz varmi ?
- Yok
* O zaman niye ödesinler ki...
- Peki simdi hemen yaptirsak olmazmi ?
. / .
- Aksamki yagmurdan catidan sular girmis evdeki esyalar mahfoldu
* Sigortaniz varsa sorun degil,
- Galiba yok ama bir seyler yapamazmiyiz ?
* Hayir
- Bizim altimizda kardesim oturuyor, onun sigortasi var...
* Eeee
- Biz onun katta oturur gibi yapariz onlarda bizim katta oturuyor gibi yaparak ödetiriz sigortaya
* ???
. / .
Bunlar maalesef yurt disinda yasayan gurbetcilerin sigorta sorunlari !!!.
Insanlik, Temizlik, Hak, Hukuk, Adalet, Haram, öteki dünya, Mûslümanlik...Gavur hakki !!!
Hepsi hak getire...
Domuz yemiyoruz ama keske o domuz dedigimiz hayvanin azicigi kadar temiz olabilsek...
zaterdag 22 augustus 2009
ÖNEMLi OLAN NiYET


1985 in güzel bir yaz ayi, Yunanistan’dayiz. Cocuklugumuzdan beri Yunan böyle, Yunan söyle diye bir bükülmüslügümüz var bir yandan, diger yandan ailenin baba tarafi Selanik’ten. Böyle ikilemli bir sekilde ilk defa olarak Yunanistan’i geziyoruz. Mûmkün oldugunca Selanik ve etrafini detayli bir sekilde gezmeye calisiyoruz. Sanki bir an babannemin cocuklugunu, kimbilir belki Atatürk’ün cocuklugundan bir parcayi yakalayabilecekmisim gibi oluyorum. Define avcilarinin tükenmeyen hirslari ile adeta dolasiyoruz.
Selânik’te ister istemez bir tuhaf oldum. Makami cennet olsun, babaannemin bana cocukken anlattigi, Selânik’te olmak , bir an saka gibi ama gercek. Onun cocuklugunun gectigi genc kizliginin gectigi bu güzel sehirde olmak, bu coskulu an, bir an ister istemez gözlerime hucüm etti. Demek bu sehirde dogdu, bu sehirde büyüdü, bu sehirde dolasirken kendisini Paris’te gibi hissetmis olmali ki;
- Bir ayakkabilarim vardi Yavuz, Allah seni inandirsin tokali böyle, tokasindaki tas ise ne güzel di, bilemezsin. Sahilde yürürken o elbiselerim ile… diye anlatan o yasli kadin, bir an adeta o döneme gidip,
- Paris’ten gelen son moda elbiseleri vitrinlerde bakmaya doyamazdik, hele o sapkalar… Böyle hatiralarini anlatirken demek ki zevk ile ve merak ile dinlemis olmaliyim ki bu sehirde yabancilik cekmiyorum tam aksi bir seyler beni buraya ceker gibi adeta.
Öglen olmus esim, kizim acikmisiz, tam sahilde, cici bir lokanta bulduk. Tertemiz, neler yiyelim diye düsünürken bir baktik tüm yemek cesitleri, güzel bir sekilde tepsilerde presente edilmis olarak muftak önündeki dolapta duruyor. Biz kendi aramizda neler isteyelim derken, lokantanin sahibi, bize o tatli Rum aksanli Türkce ile, " Hosgeldiniz " dedi. Istersek bize begendiklerimizden birer kücük porsiyonlar getirebilecegini söyledi. Bizde kendimizden gecip siparsileri verdik. Ailece, kendimizden gecerek te masallah sildik süpürdük. Güzel yemekler icin tesekkür edip hesabi istedik, hesap geldi, elimi cebime attim ama birden aklima geldi hic Yunan paramiz yoktu. Özür dileyip durumu anlattim, isterse dolar ile ödeyebilecegimi söyledim.
- Siz simdi benden birer cay icin, daha sonra güzelce dolasin, müsait bir bankada biraz para bozdurunca gelip ödersiniz, dedi.
Öyle rahat bir sekilde anlatti ki ve bizleri de öyle rahatlatti ki hic itiraz etmedik, dedigini aynen yaptik, paramizi bozdurduktan sonra gelip ödedik.
Atina’da PLAKA denilen turistik ama bir o kadarda güzel semtte dolasiyoruz, bir iki hatira esya alalim dedik, aramizda konusup ne alalim deyip bir tabaga baktik yanimiza sonradan dükkan sahibi oldugunu anladigimiz orta yaslica bir bey gelip,
- Istanbul’danmi?
Diye sordu, Istanbul’lu oldugumu, Bakirköy’de oturdugumuzu söyledim. Ve 40 yillik dost gibi basladik konusmaya, yillar önce, yanilmiyorsam Istanbul’daki o maalesef esef verici dönemde, Istanbul’dan kopartilmis. Yanilmiyorsam 6-7 Eylül 1955 yilinda ki yürüyüs sirasinda gelisen olaylar ertesi, gitmek daha dogrusu kopartilmak zorunda kalmis.
Epey konustuk. Benimde baba tarafimin Selanik’ten gelmis oldugunu anlatinca ikimizinde bir ortak noktasi oldugunu hissetmis, konunun icine ister istemez girmistik. Uzun uzun konustuk, kimi zaman onun gözleri doldu, bana SIK SIK Taksim’i, Beyoglu’nu, Bakirköy’ü ve Samatya’yi anlattirdi. Ben anlattikca o adeta anlatilan yerlerin havasini soluyordu.
Daha sonra alisverisimiz yaptik, tabii aldiklarimizin bazilarini yerine koydurdu,
- Onlari almayin, yaramaz, bunlardan alin, cok daha iyi, gibi yardimlari ile alis verisimizi yaptik. - Simdi siz aliskanlik olarak ister istemez benim ile pazarlikta edeceksiniz…, deyip gülmeye basladi, bizde onunla beraber gülüstük. Ve güzelce bir ikram yapti. Ögle olmustu, biz kendisinden bir lokanta adi veya yer tarifi istedik,
- Cocuklar, siz siz olun böyle yerde semt esnafinin gittigi yerde o kücükce ama sirin lokantalarda yemek yiyin, hem günlük taze olur hemde o havayi hissedin., dedi.
Hakliydi, öyle yaptik semt esnafinin gittigi lokantaya gittik. Tabaklari tertemiz yaptik. Yemek sirasinda kulagimiza arasira gelen Türkce kelimeler ile birbirimize bakistik.
Düsmanlik, düsmanliklar bir ömür boyu hatta hatta kiyamete kadar sürdürülebilir. Getirecegide, üzüntü, kin, nefret, öldürme arzusu, yok etme hissi… Her taraf siyahlara boyanabilir hemde simsiyaha. Istenilen bu mu olmali?
Önemli olan niyet, hatasiz sadece bir Allah’tir deyip, gecmisin köklerine inmenin bir alemi yok. Getirecegide gözyasi ve eski yaralarin depresmesi. Tam aksi, gecmisin üzerine usulca tertemiz bembeyaz bir örtü cekip, üzerine de bir kücük vazo ve icine de güzel cicekler koyup, o masanin etrafini cevirip, hep beraber bir seyler yeyip, icip, sohbet etsek, konussak, kahvelerimizi icerken sekerlimi orta mi olacagini sorsak, tabii kahvenin Türk kahvesimi yoksa Yunan kahvesimi, Rakinin Tûrk mü, Yunan mi, Lokumun, türk mü yoksa Yunan mi oldugunu aptalca tartismadan. Sen mi buldun ben mi buldum yerine bunlar bu Ege’nin ürünleridir. Bu havayi soluyanlarin buldugudur, nu havayi icine cekenlerin yaptigidir. Kisacasi her iki yakanin insanlarinin ortak ürünleridir, demeliyiz.
Önemli olan niyettir, agac gencken nasil yetistiriliyor, rüzgarina dikkat ediyormusun, suyunu ne kadar veriyorsun. SIK SIK o agaci kontrol ediyormusun, bakimini yapiyormusun ? Iste, daha sonra alacagin meyvalarda gecmiste vermis oldugun bakima baglidir…
NEOFASiZM

Varsova pakti, 1955 yilinda Polonya'nin bassehri Varsova'da kurulmus ve 1991 yilinda dagilmistir. Amac, NATO'nun herhangi bir saldirisina karsi savunma pakti. Kimler üye, Sözde SSCB'nin ikinci dünya savasi sonlarinda dogu Avrupa ülkelerine girip Nazi Almanya'sina karsi savasip ve Nazileri püskürten ama bir daha da o ülkelerden gerek rejim olarak gerekse ekonomik olarak cikmayan ve tüm bu ülkeleri bu pakta toplayan, SSCB ve Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Dogu Almanya, Polonya, Cekoslovakya ve Arnavutluk. 1991 ylinda dagilmislardir.
Fasizm'e en iyi örneklerden olan bir Almanya, her iki dünya savasi sirasinda dünya tarihinde hic bir zaman unutulmayacak insanlik DISI islemleri ile dünya tarihinde yerini almistir. Enteresan olan bir sey ise, bu kadar savas ve insanlik DISI igrenc olaylar yasamis olan bir insanligin ayni hatalara yeniden düsmesidir. Her iki dünya savasinda fasist Almanya'ya ve Japonya'ya karsi mücadele vererek, savasin sonuclanmasini saglayan bu devlet, simdi kendisinden beklenmeyen bir tutum ile NEOFASiST bir örnek göstererek, tüm dünyaya neofasizm'in en iyi örnegini sergilemektedir.
Sözde, tüm dünya ülkelerinin birlesip bulustugu, Birlesmis Milletler'de de yine paranin dolayisi ile kuvvet'in söz sahibi oldugu örgütte, kendi ülkesine karsi hayali bir düsman yaratarak, bir ülkeyi mahvetmistir. Hic bir ülkenin GIKINI dahi cikaramadigi bu örgütte sadece konusan ve dediklerini kabul ettiren, mafyanin ciktigi yerden gelip bu ülkede yerlesmesi ve gelismesi ile nasil bir ülke oldugunu böylece ispatlayan bu devlet, sözde bütün devletlerin onayi ile saldirmistir.
Diger ülkeler herhangi bir ses dahi cikartamamislardir. Aksi halde, ya ic bünyelerinde cesitli karisikliklar yasayacaklar, ya o ülkenin etnik kökleri kiskirtilacak, ya da para musluklari kapatilacak, gizli ambargolar yasiyacak veya ic harb ile tanisacaktir. Tam mafya sistemi ile cezalandirilacagini bilen tüm ülkeler baslarini kuma gömmüslerdir.
Bu sekilde rahat bir ortami bulan, para yani kuvvet sahibi bu ülke tamamen kendi basina buyruk olarak dünyada istedigi yere saldirmakta, yikmakta, o ülkenin ic islerine karismakta, ülkenin rejimini devirmekte, sistemini yikmakta, ülkede ki insanlarin yasam bicimlerini degistirmekte, etnik gruplari cikarina göre desteklemektedir. Buna sadece günümüzde neofasist ülkeler yeltenmekte ve de basarili olmaktadirlar.
Bugün öyle bir hâl alinmistir ki, tam kapitalist bu neofasist devletin baskani ziyaretine gittigi ülkenin baskaninin karisini becerse, ne yapilabilir ki ? Aklinizdan bile gecmeyecek böyle bir eylemin bir an icin oldugunu farz edin ve lütfen, realist olarak kendi kendinize dürüst olarak cevap verin... Durum bu sekilde vahimlesmistir esasinda.
Belcika gibi kücük bir devlet, Irak Savasi sirasinda, Amerikan ucaklarina destek vermemesinin cezasini daha sonra ekonomik olarak cekmistir. Ve simdi, ülkesinin en büyük sorunu ise, GM fabrikasinin kapatilmasi ile karsi karsiyadir...
Ülkemi tehdit ediyor ve kimyasal silâhlar üretiyor diye bir tez ile baslayan bu Demokrasi ! Harekati ! , yerini, 1.000.000 dan fazla insanin ölmesi, 4.3 milyon insanin yer degistirmesi, yüzbinlerce dul ve yetime birakmis oluyor.
Ülkedeki, barajlar ve aritma tesisleri bombalandigi icin, temiz su bulma sorunu yasanmaktadir. Irak'ta her 3 cocuktan biri psikolojik olarak rahatsizdir. Irak'in gelecek nesili psikopat ve psikonervöz kisiler olusturacaktir.
Üzüldügüm olay, bir tek dünya devletlerinden biri de cikip, ne yapiyorsun... Senin ne hakkin var... Kim oluyorsun... diyememesi. Ama sasirmamak lazim esasinda, bu ülke ki kurulusunu KIZILDERE'li lerin cesetlerinin ve kanlarinin üzerine kurmus. Bu ülke ki sonradan olusan bu ülkenin halkini, cesitli Avrupa ülkelerinin maceraperestleri, lejyonerleri olusturmakta ve buna paralel olarak bir de esir köleler olusturmaktadir.
Hos geldin dünyanin yeni Neofasist'i... Astigini as, diledigini yap, meydan senin haklisin.
donderdag 20 augustus 2009
SAKIZ ADASINA

istisnasiz her gece nerdeyse,
Karimda biliyor sana olan tutkunlugumu,
Elimde degil,
Aksam üzeri yavas yavas hazirlanmaya basliyorsun, geceye,
Üzerindeki günlük elbiseni cikartip, usulca kenara koyuyorsun,
Aksam üzerinin esen, ilik rüzgari ile ucusan saclarinin arasindan bana bakar gibisin,
O kömür gibi gözlerinle adeta,
Her gece giydigin o simsiyah elbiseni giyiyorsun usulca,
incecik beline oturan, etekleri kivrimli, yerlere kadar uzanan,
Yarabbim, nasilda yakisiyor sana, doyamiyorum bakmaya
O zarif, narin, öpülesi boynuna
Inci kolyen, nasil yakisiyor, biliyormusun...biliyorsun biliyorsun,
Birden,
kolyeyi bana uzatiyorsun boynuna takmam icin, saclarinin arasindan bakiyorsun yine
O kömür gibi gözlerin ile,
Titredigimin farkindasin, belki hosunada gidiyor beni böyle görmek
Hafifce dudaklarin gülümsüyor, belki bana mi öyle geldi bir an...
Dudaklarim, boynuna degmek ile degmemek arasinda öpüyorum,
Nasilda yakisiyor bu kolyen o boynuna Yarabbim,
Ellerin ile hafifce saclarini birden kaldirip birakiyorsun...
Biliyorum yine kaybolacaksin geceye, taa ertesi güne kadar
Ama olsun, ben seni yarin yine bekliyecegim,
Sana bakmaya doyamiyorum, elimde degil...
Cesme'deki balkonumuzdan tam karsimizda görünen SAKIZ adasina bir gün bu siiri yazdim. Her gece nerdeyse, istisnasiz Cin-Tonic hazirlayip günesin batisini seyrediyorum, Sakiz'a bakarak. O günes, bu güzel adanin arkasinda kaybolurken olusan renkler harikuladedir. Bazen bu adadan korkuyorum, günesimi yutar gibi geliyor.
Adanin bizim taraftan bakilinca, aksam üzerleri kirac, ciplak daglari renkten renge giriyor. Karanligin yavasca agirlik kazanip adayi sarmalamasi ile, sahil tarafindaki lambalarin yanmasi ile adanin adeta bir inci kolye takmis gibi hali olusuyor. Belki Cin-Tonic etkisini gösteriyor...
Nasil hosuma gidiyor bu manzara o kadar olabilir, ne alt katta oturan Allahin belasi diger komsular bir an aklima geliyor ne de ivir zivir herkesin kafasinda olan dertler. Bambaska bir alemdeymisim gibi geliyor bana... Bu görüntüye, canlarim olan, bazen kizimin bazen karimin sesi katilinca, bu da bana yetiyor zaten,.
Cesme'den Sakiz'a bakis...
NEDEN iZMiR'i COK SEViYORUM...


Kanada'daki yeni evime tasindim.cok
heyecanliyim. Burasi cok güzel.Daglarin manzarasi muhtesem. Onlarin
karlarla kapli halini görebilmek icin sabrimi zorluyorum.
14 Ekim
Kanada dünyanin en guzel yeri.Yapraklar kirmizi ve turuncunun tonlarina
dönmeye basladi.Bir atla kir gezintisi yaptim ve bir kac geyik gordum.cok
güzeldiler. Muhtemelen yeryuzundeki en harika hayvanlar. Burasi cennet
olmali.Burayi cok seviyorum
11 Kasim
Geyik avlama sezonu kisa bir sure
sonra basliyor. Boyle harika hayvanlari oldurmeyi nasil olurda isterler
anlamiyorum. Umarim yakinda kar yagisi baslar.
Burayi seviyorum.
2 Aralik
Dun gece kar yagdi.Heryerin beyaz bir ortu ile kaplanisini seyretmek
icin gece kalktim.Tipki karpostal gibi. Disari ciktik merdivenlerdeki ve
garajin onundeki karlari kurekle temizledik. Kartopu oynadik(ben
kazandim). Kar temizleme makinasi (belediye'nin) gelince,
garajin onundeki karlari tekrar te mizlemek zorunda kaldik.Harika bir
yer.Kanada'yi seviyorum .
12 Aralik
Dun gece biraz daha kar yagdi. Kar temizleme makinasi ile garajin
onundeki karlari tekrar temizledik. Burayi seviyorum.
19 Aralik
Dun gece biraz daha kar yagdi.Ise gitmek icin
garajdan cikamadim.Burasi cok guzel bir yer fakat kurekle kar
temizlemekten yoruldum. Kar temizleme makinesina Lanet olsun!
22 Aralik
Bu beyaz boktan dun gece biraz daha yagdi.Kurekle kar atmaktan
ellerim su topladi ve belim agrimaya basladi. Kar temizleme makinasinin
ben garajin onunu kurekle temizleyene kadar yolun kosesinde
gizlendigini
dusunuyorum. Pez.....in
25 Aralik
S....ttigimin yilbasisi.Yine yagdi.Eger kar temizleme
makinasinikullanan pez...i bir elime gecirirsem yemin ederim o p...u
gebertecem.
Yollardaki lanet buzlari eritmek icin neden daha fazla tuz
kullanmadigini anlamiyorum.
27 Aralik
Allahin belasi dun gece yine yagdi.Kar temizleme makinasinin en son
gelisinden beri 3 gundur karlari kurekle atamadigim icin eve
hapsoldum.Hic
bir yere gidemiyorum.Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha
yagacagini soyledi.25cm karin kac kurek edecegini Biliyormusun ?
28 Aralik
Kusbeyinli spiker yanilmis.83cm daha yagdi.Bu gidisle karlar
yazdan once erimez. Kar temizleme araci kara saplandi ve hiyar oglu
hiyar surucu b enden kuregimi odunc istedi. Karlari temizlerken tam alti
kurek kirdigimi ve sonuncusunu da onun kalin kafasinda kirmaktan zevk
duyacagimi soyledim.
4 Ocak
Nihayet evden cikabildim.Markete gittim ve yiyecek aldim.Donuste lanet
geyigin biri arabamin onune atladi. Arabamda
yaklasIk 3000 dolarlik hasar var. Bu hayvanlarin hepsini gebertmek
lazim.Lanet yaratiklar her yerde varlar. Umarim avcilar hepsinin kokunu
kurutur.
3 Mayis
Arabayi sehirde bir tamirciye goturdum.Yollara dokulen bas belasi
tuzlar yuzunden arabamin kaportasi curumus.
10 Mayis
Türkiye'ye kesin dönüs yaptim ve Izmire bir daha ayrilmamak uzere
yerlestim. S...im Kanada'yi da, kari da, geyikleri de....
woensdag 19 augustus 2009
HER SEY SERBEST

zondag 16 augustus 2009
HADi SiNEMAYA...


Nisan ayinda Bali,ye gittik, Singapur Airlines'in yeni satin almis oldugu A380 ucaklari ile, önce Singapura ucuyoruz, 12 saatlik bir ucustan sonra aktarma yapip, baska bir Singapur airlines ile 5 saatlik bir ucustan sonra Bali'ye varmis olacagiz.
12 saatlik ucus sirasinda gercekten sayisini hatirliyamiyacagim kadar film cesidi vardi, bir iki film baktiktan sonra Müzik dinle yemek ye, yine yemek derken vakit cabuk geciyor. Singapur'dan aktarma yapip Bali'ye gidecek ucaga gectigimizde ben yine her erkek gibi elimdeki uzaktan kumanda aleti ile cesitli filmleri zaplarken birden THE READER isimli filmi gördüm. Seyretmeye basladim, bir ara yemek gelince filmi durdurup yemek yerken müzik dinliyeyim dedim, yemek sonrasi azicik " kaykilmisim" uyandigimda tekrar filmi seyretmeye basladim ki filmin tam ortasinda hostesler koridorda dolasmaya baslayip kulakliklari istediler iniyoruz...
Önemli degil dönerken seyrederim dedim ama aklim filmde, tatil bitti dönüyoruz, A 380 ler ile Bali-Singapur, Singapur-Londra yapacagiz. Aaaa, bir baktim bu uctugumuz hatta maalesef bu film yok.
Dün, yani 16.08.2009 pazar günü DVD'sini kiraladim. Ve kendimden gecerek filmi izledim.
Kisaca bu film icin benim hatiram böyle.
THE READER filminin yönetmeni; Stephen Daldry, Prodüktörleri ise Anthony Minghella ve Sydney Pollack. 2007 senesinde cekimlerine baslanan film 2008 senesinde bitmis. Epey ödül kazanmis olan filmin basrol oyunculari ise, basta Kate WiNSLET ve Ralph FiENNES.
1991 den bu yana hakli olarak bir yükselis grafigi cizen Kate WiNSLET, bu son filminde ise cok basarili bir performans göstererek bu yükselis grafiginin haksiz olmadigini gözler önüne seriyor.
Basrolde ki diger oyuncu ise, The English Patient" filminden hatirliyacagimiz Ralph FiENNES. Bu basarili aktör'ü Schindler List filmindeki nazi kumandan olarak hatirliyacaksiniz.
Film kisaca söyle, 1958 yili, ikinci dünya savasi sonrasi, Almanya toparlanmak ile mesgul. Hanna SCHMITZ, tramvayda biletcilik yapmaktadir. 15 yasindaki Michail ile tanisir. Kapisinin önünde rahatsizlanip istifra eden cocuga yardimci olan Hanna, Michael ile tanismis olurlar. Michael, Hanna'nin etkisine girmistir. Aralarinda iliski gelisir ve Michael ilk iliskisini bu kadin ile yasar.
Filmin anlatimini burada durdurmak isterim. Cünkü bu film gercekten görülmeye deger. Bence en güzel sahnelerden birisi ise, filmin son sahneleridir. Yasli Hanna ile orta yasta olan Michael'in birbirleri ile karsilasmalari ve Hanna'nin masada uzattigi el...
Kim ne derse desin, kadin sevince , baska türlü seviyor.
NASIL YAPIYORSUN ?

Odanin demir kapisi gürültülü bir sekilde kapandi, odada ki iki kisiden biri rahat digeri heyecan icinde. Biri her zaman ki siradan rutin isini yapacak, digeri ilk defa böyle bir olay ile tanisacak.
Birincisi, aksam yiyecegi yemegi düsündü bir an, digeri bacaklarinin titremesine üzülüyordu, bu kadar aciz olmamaliydi, alt tarafi verecegi bir cani vardi, zaten dogarken herkesin yaptigi bir anlasma yokmuydu. Niye bu korku bu kadar dedi, kendince.
Verilen elektrik ile bir an vucüdunun her tarafina sanki büyükce bir igne sokuluyordu, tarifsiz bir aci yayiliyordu, adeta vucüdunun her hücresi bu acidan titriyordu. Bir an kasilan vucüdü masadan sanki ilâhi bir kuvvetle kalkacak gibi oluyordu, sonra bir külce gibi tekrar islak masaya düsüveriyordu vucüdu. Kalbi sanki disari cikacak gibi, soluklar kesildi kesilecek, yutkunmasi zorlandi, tükürügü genzinemi kacmisti, öksürük kirizine girdi bir an.
Hayalarina verilen elektrik, tarifi olmayan bir aci veriyordu, bir simsek cakmasi gibi vucüda giren elektrik gücü, vucütta bir an sanki her adaleyi, her hücreyi ele geciriyor tüm acisi ile. Hayalarini bir an artik hissetmedi, ne seks ne karisi, ne iseme gücü, ne mavinin Türkuvaz tonu, ne demli bir cayin tadi, hic bir seyin anlami, anlam denilen seyin kavramini, niteligini bile artik anliyamiyordu. Vucüdundan sanki artik SIYRILDIGINI hissetti. Bu muydu yoksa ölüm?
Bir an makatinda daha baska bir aci hissetti, bir seyin makatindan iceri zorla itildigini hissetti. Iste o an gözyaslarina hakim olamadi, ölümü cagirdi yardima, hani her zaman ölüm akla gelince, " Allah korusun, Allah gecinden versin" denilirken ilk defa olarak cabucak ölmek istedi. Bir an gözünün önüne karisi, cocuklari ve annesi geldi, sanki, ama aci icten ice kahrediyordu.
Birden;
- Ne yapiyorsun evlâdim öyle ?
Diye bir ses duyuldu odada, incecik ama yumusak tonda, belli yaslica birisinin agzindan dökülüyordu bu sözler
Odada ki diger adam, dondu bir an, kirec gibi oldu, gözlerine inananmiyordu ama evet odada bir kisi daha vardi artik.
- Anne, sen , sen ama nasil olur...Allahim olamaz bu, anne ne ariyorsun burda, hem ...hem ...hem sen öleli 2 sene kadar oluyor. Allahim ne oluyor...
Saskinca bakislar altindaki kadinin agzindan,
- Oglum, ne yapiyorsun öyle adamcagiza, elindeki ne öyle oglum... Yazik degilmi adama ? Diye kelimeler acima hissi dolu olarak dökülüverdi,
Bembeyaz olmus adamdan,
- Allahim olamaz, bu ne böyle... diye buz gibi, ölü gibi kelimeler döküldü,
kadinin yanina gidip, tuttu onu, resmen etten ve kemiktendi. Sendeler gibi oldu, adeta bir an masada yatan kisi gibi oldu, yoksa masada yatan o muydu?
- Oglum, bu masada yatan adamin hali ne böyle ? Hem hâlâ soruma cevap vermedin, bir seymi sokuyorsun adamin seyine ?...
-Anne, bak izah edeyim, ben isimi yapiyorum, görevim bu..benim,
Kadin basini öne egip,
- Ben seni bunun icin mi dogurdum ? Geceleri uykusuz kaldim hastaliginda, bu isleri yapasin diyemi uykusuz kaldim, gögsümden sana gani gani süt verirken tüm analik sevgim ile dolu olarak, bunun icinmi oglum, bu isin icinmi ? Bu mu senin isin? Baska hic bir is bulamadinmi oglum? Hem... , hem biz sana, Allah korkusunu anlatmistik evlâdim... Ama tam ögretememisiz demek ki...
- Ama anne nasil geldin buraya ? Ilâhi bir kuvvet ilahi bir mucize bu anne???
Kadin gözlerinden dökülen yaslar ile masada yatan kisinin yanina dogru gitti, eli ile adamin hayalarindaki elektrik kablolarini yavasca takildigi yerden söktü, gözyaslari ile adamin hayalarini sildi...Oglu icin özür diledi, benligini kaybetmis adamdan, iseyip masayi kirletmis olan adamin cislerini temizledi eli ile.
Masada ki yatan adamin, yanaklarini sevdi, gözyaslari devamli akiyordu, adamin gözlerinin icine düstü bu arada iki damlacik.
Adami hafifce ters cevirdi kadin, makatindaki tahtadan beyzbol sopasina benzer seyi yavasca cikarmaya calisti. Bir annelik hissi ile adeta gözleri ile adama özür dilercesine bakti, tüm sevkatini, tüm kadinligini, insanligini vererek bakti. Özür dilercesine verdigi acidan...sopayi cikartti adamin makatindan, sopadaki kan lekelerine, DISKI lekelerine bakarak masadaki adama sarildi bir an.
- Affet yavrum onu...Kücükken hic te böyle degildi, ne yanlis yaptim, ne oldu nasil oldu böyle anliyamiyorum.
Masada ki adamin vucüdunda ki acilar durdu sanki, makatindan sizan kan da durmus, cis kokusuda artik keskin bir sekilde nefeslere karismiyordu.
Odada ki diger adam caresiz cocuklar gibi bir görünüm icindeydi, nerdeyse son bir gayret ile,
-Anne inanamiyorum, nasil buraya geldin.
Kadin gözlerindeki yaslari sildi elinin tersi ile, hafifce masada ki adamin yanaklarina egilip bir öpücük verdi ve,
- Isiklarin en güzel oldugu alemde, güzel bir isik gibiydim, hepimiz öyleyiz orada aslinda, bir an kulagima bir aci bir ses geldi, bir an isigimin tüm güzelligi gidiverdi. Bu acinin sahibini görebilmek icin izin istedim, verdilerde,
- Yani artik tekrar yasiyacaksin degilmi anne ???
- Hayir yavrum, bana bu aciyi görebilmem bir sart ile verildi, geri döndügümde Isiklarin oldugu en güzel alemde degil ama karanliklarin en karanlik oldugu alemi kabul ettigim taktirde gidebilecegimi söylediler, kabul ettim bende.
- Ama niye anne ?
- Annelik iste evlâdim, bu ses bu aci yüklü aci dolu ses beni cagirdi, bir an annelik iste evlâdim, yoksa bu sesin sahibi evlâdimmi , o yigit oglum mu diye bir annelik duygusu cöktü ve sirf sana yardimci olmak icin geldim, son defa olarak...ama gördügüm ile yikildim.
Az sonra geriye dönecegim , sonsuza dek, karanliklara dogru ama bu beni kahretmiyor beni esas kahreden, bu oda, bu sopa, bu elektrik kablolari, bu cis, bu gözyaslari, bu acilar...ve bu senin isin. Ve bunu yapanda sensin. Aksam evine gidip hic bir sey olmamis gibi de yemegini yiyorsun...
Hangi mide ile, hangi insanlik onuru ile, hangi seref ile, hangi aile terbiyesi ile, hangi Allah korkusu ile; bir de Allaha ibadet yapilsin diye yapmis oldugunuz ibadet evlerine gidiyorsunuz bu kanlar ile, bu cisler, bu acuilar ile cepecevre kaplanmis olarak...
Beni karanliklar korkutmuyor oglum, ben daha önce ölmemistim ama beni simdi tam olarak öldürdün...
Bir an odayi sessizlik kapladi, yaslica kadin bir isik yigini gibi oldu, masadaki adamin vucüduna dolandi, uyuyan bebegini tatli bir sekilde yavasca örten bir anne gibi dolandi masadaki ciplak adamin vucüduna, tek bir isik oluverdiler sanki...
Odada ki tek kalan kisi halen neler olup bittiginin bilincinde degildi. Sarhos gibi, bir paranoyak gibi etrafina bakti. Yaptigi isi düsündü, cocuklugunu hatirladi, okulunu düsündü. Eline bir an buz gibi bir metal sey degdi...
Tüm dünyada iskencelerin son bulmasi ümidi, hayâli, dilegi ile...Ve ayrica tüm iskence görenlerin, iskenceden ölenlerin ANISINA...
zaterdag 15 augustus 2009
HÂLÂ GÖZLERiMiN ÖNÜNDE...

NE CABUK BÜYÜDÜN...
Bugün ne güzel agirladin beni evinde, " evinde " demek her ne kadar da kolay olmasada benim icin ama öyle.
Ne güzel vakit gecirdik, acikcasi vaktin nasil gectigini anliyamadik. Ben zamanin nasil bu kadar cabuk gectigini halen anlamis degilim ki toparlanayim. O kücük minicik kiz vardi az önce burada, önüne mutfak önlügü takip illâki bulasik yikamak isteyen, az önce buradaydi ama gitmis.
Herkes yaninda ama tek basinasin yinede. Ama güzel olan, kendinden emin. Kararlisin. Artik karar vermenin kararligi icindesin, zorlanmadan da aliyorsun alman gereken kararlari ne güzel.
Daha düne kadar tabagini sen uzatirken , simdi ben uzatiyorum tabagimi sana dogru. Sesin oturdugun yeri sicacik dolduruyor. Her taraf simsicak.
Nasilda gecmis zaman ama olsun ...ne güzel geciyor...
BAKACAK BiR SEY OLSUNDA...


TRT icin program hazirlayan biri, hazirladigi dönemde sahtecilik ve dolandiricilik iddiasi ile hakkinda acilan kamu davasindan yargilanip hüküm giydi. Olayi ortaya cikaran TRT Teftis Kurulu raporunda bu kisinin kurumu ugrattigi zarar, 2 milyon eski Belcika Frangi, 4 milyon 650 bin eski Italyan Lireti, 104.100 eski Fransiz Frangi, 34.600 ABD Dolari, 28.400 Ingiliz sterlini, 35.360 Avusturya Silini, 1.558 eski Alman Marki, 310 Isvicre Frangi...
Bu adam, Ankara 17 asliye Ceza Mahkemeinin Esas 1994/1315 sayili karariyla TRT'yi dolandirmaktan 11 ay 20 gûn hapis cezasi almistir. Cezasi Yargitay tarafindan da onaylanan bu kisi, TRT'nin zararini geri ödemis ve aldigi hapis cezasi paraya cevrilmistir. Hakkinda ayni suctan acilan ikinci bir davada, mahkemece suc sabit görülmekle birlikte zaman asimi nedeniyle dava düsmüstür.
Onu, bu olay ile yakalayan Ugur MUMCU'ya " Yapma Ugur biz arkadasiz" demis... Bu adam halen TV'da programlar yapiyor ve bazilari bu adamin programina cikiyor, bu adamda " benim programim'a " ciktilar diye övünüyor.
Ama kabahat onda degil, bu adami adam sayip ta programina cikanlarda. Insan sormazmi bir kere, Sen kimsin kardesim ? Sen kimsin bana soru sorabilecek ? Sen önce, kendine sorulari sor, onlara cevap ver sonra program yapip yapamiyacagina karar ver. Program yapanda mi yoksa yaptiranda mi ?
Kimisi, bu adamin programina cikmayi bir sey zanneder,
Kimisi sadece TV'ye cikmayi bir sey sanip bu kisinin programina cikar.
Ve bazilarida bu programi izler...
Insan bir kere sormazmi kendi kendine, ben niye bu adamin programini izliyorum ? Kim bu adam ? Bu adam degilmiydi, devletin Televizyon Kurumunun paralarini calan ?
Bu adamin gazetede yazilari cikiyor, gazeteci ! arastirmaci ! halkin yaninda...
Rahmetli Ugur MUMCU yasamis olsaydi, ne gibi yorumlar yapardi, neler derdi aceba.
Koyunlari gectik artik, uyu yavrum uyu, Yazik.
MEYHANE DUVARLARINDAN iNCiLER...


Nietzsche, önce bira icicem dediysede daha sonra hepimiz gibi kirmizi saraba takildi. Magritte her zaman ki gibi sessiz, agir basli sadece piposunu icmemesini sigara yasagi oldugunu söyledim, son derece kibar bir sekilde anlayisla karsiladi. ( Kültür'ün gözünü seveyim.) Sokrates'i, Platon ve Aristoteles ile yanayana oturtmadim yoksa bir basliyacaklar kaynatmaya biz orada armut gibi kalicaz olmaz dedim, Sokrates'i ineklik olsun diye Marx ev Engels'in ortasina oturttum.
Ilerleyen saatlerde kafalari yavas yavas bulmaya basliyoruz, Magritte bir ara kivirir gibi yapti ben artik gideyim, esim merak eder, dediysede Marx'in heybetli sakallarinin arasindan cikan lâf ile oturdu yerine. Nietzsche, bir ara sakin bir sekilde Magritte'nin kulagina egilip,
- Bir daha erkenden kalkip gitme numarasi yapma, kirk yilin basi bir araya geldik... Zaten deliyim, isiririm kulagini tek kulak ile sende VAN GOGH gibi resim yapmaya baslarsin, dedi. Magritte'nin oturdugu yere cakildigini hisseder gibi oldum.
Meyhane'nin duvarlarinda cesitli yazilar vardi, tabii bazi deyisler bunlara ait olunca basladilar bu söylenenleri tartismaya, bende bir ara Istanbul'daki bazi meyhanelerin duvarlarindan not ettigim deyisleri okumaya basladim.
öleceklerini bilerek yasarlar
Madem dünya hic,
gece de
gündüz de
ic.
Sarabin adi kötüye cikmis,
tadi hos
Hele bir güzelle icersen,
daha bir hos.
Bu deyis sonunda Magritte,kadehini kaldirip
- Tüm güzeller icin, dedi. Onun gözlerinin önünde eminimki bir an esi, Georgette geliverdi. Suratina baktim o da bana bakti, sessiz bir sekilde Georgette icin...dedim, anladi dudaklarimdan cikan kelimeyi gülümsedi, tesekkür etti.
Sokrates,
- Hadi Yavuz, devam, kesme bu güzel akisi, deyip bana bakti.
Eger sana icki dokunuyorsa
sen de ickiye dokun.
Horoz ötsün ötmesin,
sabah mutlaka olacaktir.
Marx ve Engels birbirlerine bakip, güzeeelll dercesine bu deyisi onayladilar.
Zirveye cikarken herkese selâm ver, cünkü inerken
onlarla karsilasacaksin.
Sokrates ve Plato birbirlerine bakip, ne güzel dercesine baslari ile onayladilar, Sokrates bu cok güzeldi, hadi iciyoruz...
Insanlar topraktan yaratilmistir,
her an camurlasabilirler,
- Voila, dedi Sartre bir an
- Harika bir deyis, keske bir dônem Tûrkiye'ye gelseymisim.
Basimizdan gecenlere degil, kafamizdan gecenlere icelim.
Büyük Adam olmaya gerek yok,
bizler yalnizca Adam olalim yeter.
Dünyada oturarak basariya ulasan tek canli
tavuktur.
Kant bir an kuvvetli bir kahkaha patlativerdi, bunu Descartes ve ardindan hepimiz izleyip bizlerde kahkahalari koyverdik. Nietzsche ve Marx, biri biyina digeri ise hem biyigina ve sakalina bulasan sarabin damlaciklarini silip gülmeye devam ettiler.
Iyi yaptin hepimizi cagirdin, dedi Nietzsche bir an,
Akilli olup ta dünyanin kahrini cekecegine,
deli ol dünya senin kahrini ceksin.
Hegel bir an Nieztsche'ye dönüp,
- Alinmiyorsun degilmi ? diye sorunca, Nietzsche'de ona dönüp,
- Sen diyalektigin ile ilgilen, bulasma bana. Akan sularin temizligine karar verdinmi? Diye gümümsedi. Magritte halen bu adamin yaninda oturmaktan hafif korkar gibi, kulagini ona dönmüyor adeta.
Dal rürgarlari affetmisse de kirilmistir bir kere...
Esek nereden bilecek ki zevki sefayi; sor bakalim
hic cekmis mi kafayi ?
Nietzsche, basti kahkahayi, arkasindan tüm grup dakikalarca güldük.
Bir ara, Sokrates bana ,
- Yavuz, her kadeh kaldirista SEREFE diyorsun kim bu veya neden , ne demek istiyorsun yani bununla, diye sordu. Bende ona,
- Dinle o zaman sakalli, dedim.
Bir zamanlar icki icmek bir adap bir usül isiymis. Icki masasina oturan agir agbiler, bizler gibi yani, icmeye baslamadan önce kendi aralarinda su anlasmayi yaparlarmis;
" Arkadaslar, bu meret sisede durdugu gibi durmaz, her ne kadar yakin ahbap olsak da
bir süre sonra cenemizin bagi cözülür ve olmadik seyler söyleyip
sonradan pisman olacagimiz seyleri anlatabiliriz. Bu masada konusulan
ve anlatilanlar sadece ve sadece bu masada kalacak, söz mü ?
SÖZ...!
SEREFiNE Mi...?
SEREFiNE .....!!!
Iste böyle, o zamandan bu zamana adeta bir yemin gibi bu " serefine" sözünü söylüyoruz...
Hepsi bir an duraksadi, adeta söylesmisler gibi kadehler kalkti ve hep bir agizdan birbirimize ve
birbirimizin gözlerine bakip,
SEREFE... deyip geceyi süsledik.


