
SEHiRCiLiK ÜZERiNE
Yazilarini büyük bir zevk ile okudugum NIETZSCHE'den müsade alip degisik bir kitabi okumaya basladim. Kitabin ismi SEHiRLER, yazari ise John READER diye bir Ingiliz. Hani derler ya bütün kitaplar iyidir kötü kitap olmaz diye galiba bende bu deyisten etkilenip gaza geliyorum ve bu kitabi okumak daha dogrusu basladigim bir kitabi bitirmek istiyorum. Ama gel gör ki hani nasil bir cocuk sevmedigi bir yemegi yememek icin agzindaki lokmayi cigner durur bir türlü yutamaz, bende bu misal bir türlü bu kitabi söyle elimden firlatip atamiyorum. Kitabi tercüme eden kisinin tercümeden sonra bu kitabi okuyup okumadigini cok merak ediyorum, iste beni esas bunaltan soru da burada. Bence basarisiz bir cevirme olmus. Insanin arkasindan konusmak ayip ve yakisik almaz derler bende bunu bildigim icin, Yapi Kredi Kültür Yayinlarina bu kitabin tercümesi hakkinda bir mail attim bu durumu aynen yazdim. Aldigim cevap ise kitaptan daha vahim;
- Mailinizi aldik, maalesef icinde bulundugumuz bu dönemde, cevirmenlere 3 ay vakit taniniyor, kendilerine verilen kitabin tercümesi icin. Iste ben o zaman anladim, neden bu yemegi bir türlü yiyemiyorum diye, tadi bayagi yavan olmus.Neyse benim asil konum ise, benim Sehirler üzerine düsüncem.
Sehirler kitabinda, yazarin ifadesine göre, bir grup uzmanlar; sehirlerin, bir korkunun ürünü olarak ortaya ciktigini ifade ediyor. Diger bir görüse göre ise; Sümerler zamaninda, üretim fazlasinin, nüfusun hizla artmasina yol actigi ve köy toplumlarinin birleserek sehirleri kurmalarina sebep oldugunu yaziyor.
Yaklasik olarak dogdugum sehir Istanbul'dan 30 yildir ayri yasiyorum. Ne zaman Istanbul'a inmemize yakin, ucagin camindan asagiya baktigimda, Istanbul'a varmis olmamiza, Istanbul'a gelmis olduguma seviniyorsam, bir o kadar da Istanbul'un ucaktan görünüsünün zevksizligine üzülüyorum.
Bir sehir ancak bu kadar beton yigini, üst üste bina zevsizligi, cok az yesillik olusturabilir. Iyiki Istanbul'un bir gecmisi var ki hic olmazsa bu stilini biliyoruz ve onu hatirliyoruz. Cocuklugumda, Topkapi surlarindan disari cikinca, Istanbul'dan disari ciktigimiza inanirdim. Simdi ise, Silivri'den basliyan Istanbul, nerdeyse cok az kalmis Adapazari ile birlesmeye.
Ilk olarak 11 yasinda geldigim ( yani 1967 yilinda), Belcika'nin Antwerpen sehri ne ise genelde ana hatlari ile, genel kabugu ile 2009 yilinda da ayni. Buradakilerde sehir ile ilgileniyorlar, alt yapi olsun, binalarin kontstrüksiyonlari, cephe görünüsleri, estetik olarak ve ayni zamanda karakteristik olarak binalara gereken dikkati ve önemi veriyorlar. Ve her türlü destegi de aliyorsunuz.
Bu gün esim ile beraber iki sevgili, iki asik, iki arkadas adeta üniversite yillarimizdaki gibi yasadigimizi sehiri dolastik ama bir fark ile Istanbul'da bol bol yürürken bugün bisiklet ile dolastik, saatlerce.
Yazilarini büyük bir zevk ile okudugum NIETZSCHE'den müsade alip degisik bir kitabi okumaya basladim. Kitabin ismi SEHiRLER, yazari ise John READER diye bir Ingiliz. Hani derler ya bütün kitaplar iyidir kötü kitap olmaz diye galiba bende bu deyisten etkilenip gaza geliyorum ve bu kitabi okumak daha dogrusu basladigim bir kitabi bitirmek istiyorum. Ama gel gör ki hani nasil bir cocuk sevmedigi bir yemegi yememek icin agzindaki lokmayi cigner durur bir türlü yutamaz, bende bu misal bir türlü bu kitabi söyle elimden firlatip atamiyorum. Kitabi tercüme eden kisinin tercümeden sonra bu kitabi okuyup okumadigini cok merak ediyorum, iste beni esas bunaltan soru da burada. Bence basarisiz bir cevirme olmus. Insanin arkasindan konusmak ayip ve yakisik almaz derler bende bunu bildigim icin, Yapi Kredi Kültür Yayinlarina bu kitabin tercümesi hakkinda bir mail attim bu durumu aynen yazdim. Aldigim cevap ise kitaptan daha vahim;
- Mailinizi aldik, maalesef icinde bulundugumuz bu dönemde, cevirmenlere 3 ay vakit taniniyor, kendilerine verilen kitabin tercümesi icin. Iste ben o zaman anladim, neden bu yemegi bir türlü yiyemiyorum diye, tadi bayagi yavan olmus.Neyse benim asil konum ise, benim Sehirler üzerine düsüncem.
Sehirler kitabinda, yazarin ifadesine göre, bir grup uzmanlar; sehirlerin, bir korkunun ürünü olarak ortaya ciktigini ifade ediyor. Diger bir görüse göre ise; Sümerler zamaninda, üretim fazlasinin, nüfusun hizla artmasina yol actigi ve köy toplumlarinin birleserek sehirleri kurmalarina sebep oldugunu yaziyor.
Yaklasik olarak dogdugum sehir Istanbul'dan 30 yildir ayri yasiyorum. Ne zaman Istanbul'a inmemize yakin, ucagin camindan asagiya baktigimda, Istanbul'a varmis olmamiza, Istanbul'a gelmis olduguma seviniyorsam, bir o kadar da Istanbul'un ucaktan görünüsünün zevksizligine üzülüyorum.
Bir sehir ancak bu kadar beton yigini, üst üste bina zevsizligi, cok az yesillik olusturabilir. Iyiki Istanbul'un bir gecmisi var ki hic olmazsa bu stilini biliyoruz ve onu hatirliyoruz. Cocuklugumda, Topkapi surlarindan disari cikinca, Istanbul'dan disari ciktigimiza inanirdim. Simdi ise, Silivri'den basliyan Istanbul, nerdeyse cok az kalmis Adapazari ile birlesmeye.
Ilk olarak 11 yasinda geldigim ( yani 1967 yilinda), Belcika'nin Antwerpen sehri ne ise genelde ana hatlari ile, genel kabugu ile 2009 yilinda da ayni. Buradakilerde sehir ile ilgileniyorlar, alt yapi olsun, binalarin kontstrüksiyonlari, cephe görünüsleri, estetik olarak ve ayni zamanda karakteristik olarak binalara gereken dikkati ve önemi veriyorlar. Ve her türlü destegi de aliyorsunuz.
Bu gün esim ile beraber iki sevgili, iki asik, iki arkadas adeta üniversite yillarimizdaki gibi yasadigimizi sehiri dolastik ama bir fark ile Istanbul'da bol bol yürürken bugün bisiklet ile dolastik, saatlerce.
Muhtesem yeni binalar yapilmis hemde ne binalar, mimarlarin bu plânlar üzerlerinde epey düsündüklerini ve tüm zevklerini sekillerin icine yansittiklarini gördük. Bunu sadece görmüyor ayrica hissedebiliyorsunuz, enteresan degilmi ama öyle. Bizde gördügümüz yapmacik vatan, millet, sakarya, milliyetcilik lâflari, göz boyama ve beyin yikamalari ile sehircilik anlayisi ve gelismeleri böyle olmaz, ama adam gibilerini bu makama, bu isi anlayani, yakisani, politikanin pisliginden uzak kalarak, ve sehircilik yatirimi ile düsüncelerini uzun vade de hesapliyarak ve görerek iste böyle cizgiler yaratarak, böyle kompozisyonlar olusturarak bu düsûnceleri tasiyan kisiler ile vatanini sevdigini pekalâ gösterebilirsin... diyorum.
Yasadigimiz sehirde de semtler belirli bir dönemden sonra insanlardaki istege göre tabii ki spekülâtörlerinde yatirimlari dogrultusunda semtlerde kaymalar, yer degistirmeler veya farkli insanlarin yerlesmeleri gözlemlenebiliyor. Ama tekrar söylüyorum ki burada yasadigim bu sehir ucaktanda bana hep ayni gözüküyor.
Bir örnek isterseniz söyle izah edebilirim, bizim adeta bogaz diye adlandirdigimiz bir semt var. Bu semt Antwerpen sehrinin liman noktasi. Eskiden buradaki evlerin alt katlarinda hayat kadinlari bulunurdu, istisnasiz her evin altinda, kücük bir odasi olur, ve kirmizi birde isik yanar. Onun icin burada hayat kadinlarinin yeri denilince " Kirmizi Isiklar" diye tarif edilir. Iste bu bölge oldugu gibi yeni spekülatif yatirimlardan etkilenen ev sahiplerinin iyi para karsiligi evleri satmalari ile bu kadincagizlarda " ask yuvalarini " baska yerlere tasimak zorunda kaldilar. ( Böylece artik coluk cocuklu anne ve babalar, cocuklarinin " Anne, baba, bu kadinlar niye yari ciplak vitrinde oturmuslar ? gibi sorularda artik burada olmiyacak) . Ama öyle laleyttayn bir yerde olmuyor, belediye yine bu konuda detayli bir calisma ve inceleme yapip olayi günlük olarak degilde cok uzun kapsamli olarak ele alip öyle inceleyip bir sonuca variyorlar.
Yine tabii liman kenarinda bir yer verildi onlara ama simdiki bulunduklari yerden 1-1,5 km daha ileride kirmizi isiklarini yakmalarina müsade edildi.
Bu olay esasinda cok önemli bir olaydir. Bu gün tarihi Pompei sehrinin kalintilari arasinda dolasirken, o zamanlardan kalma hayat kadinlarinin nerede olduklarini gösteren reklamida görürsünüz; Efes Harabelerinde oldugu gibi. Denizci 3 ay karaya ayak basmamis, gemi limana yanasinca gemiciler karaya ayak basinca hemen ilk olarak solugu burada " Kirmizi Isiklar" 'da aliyorlar ve havalari indirilmis futbol topu gibi iniveriyorlar...
Bugün bisiklet ile dolastigimizda ( 5 saat) gördük ki bu bölge muhtesem bir gelisme kaydetmis ve eski binalar son derece DIS cephelerinin otantik güzellilerine sadik kalinarak restore edilmis. Yeni yapilan binalar ise hic bir sekilde diger binalarin arasinda SIRITMIYOR.
Daha lise yillarinda, Beyoglu'nda eski Fransiz yapilarini arar, binalarin DIS cephelerinin görünüslerini tarihi eser gibi incelerdim halende inceliyorum. En son gelisimde Tünel'deki kalan binalari adeta gözlerim ile oksadim, Tünel'den Taksim meydanina kadar yürürken gözlerim vitrinlerde degil binalardadir. Yeni mimarlarin, yeni gencligin nisbeten olsun bazi zevklere, eski binalardaki estetige, o evin mimarinin saygisina olsa gerek daha bir dikkatliler. Hemen yikalim, 8 katli bina yapalim degil, binayi koruyalim, restore edelim görüsündeler kanaati icindeyim.
20 sene önce Paris'e giden bir kisi, 20 sene sonra tekrar Paris'e geldigi zaman biraktigi Paris'i bulabiliyor ama ben 30 sene önce biraktigim Istanbul'u, ilk göz agrimi, ilk sevdigimi taniyamiyorum. Saci basi daginik, bir türlü derli toplu bulamiyorum, göremiyorum kendisini...
Yasadigimiz sehirde de semtler belirli bir dönemden sonra insanlardaki istege göre tabii ki spekülâtörlerinde yatirimlari dogrultusunda semtlerde kaymalar, yer degistirmeler veya farkli insanlarin yerlesmeleri gözlemlenebiliyor. Ama tekrar söylüyorum ki burada yasadigim bu sehir ucaktanda bana hep ayni gözüküyor.
Bir örnek isterseniz söyle izah edebilirim, bizim adeta bogaz diye adlandirdigimiz bir semt var. Bu semt Antwerpen sehrinin liman noktasi. Eskiden buradaki evlerin alt katlarinda hayat kadinlari bulunurdu, istisnasiz her evin altinda, kücük bir odasi olur, ve kirmizi birde isik yanar. Onun icin burada hayat kadinlarinin yeri denilince " Kirmizi Isiklar" diye tarif edilir. Iste bu bölge oldugu gibi yeni spekülatif yatirimlardan etkilenen ev sahiplerinin iyi para karsiligi evleri satmalari ile bu kadincagizlarda " ask yuvalarini " baska yerlere tasimak zorunda kaldilar. ( Böylece artik coluk cocuklu anne ve babalar, cocuklarinin " Anne, baba, bu kadinlar niye yari ciplak vitrinde oturmuslar ? gibi sorularda artik burada olmiyacak) . Ama öyle laleyttayn bir yerde olmuyor, belediye yine bu konuda detayli bir calisma ve inceleme yapip olayi günlük olarak degilde cok uzun kapsamli olarak ele alip öyle inceleyip bir sonuca variyorlar.
Yine tabii liman kenarinda bir yer verildi onlara ama simdiki bulunduklari yerden 1-1,5 km daha ileride kirmizi isiklarini yakmalarina müsade edildi.
Bu olay esasinda cok önemli bir olaydir. Bu gün tarihi Pompei sehrinin kalintilari arasinda dolasirken, o zamanlardan kalma hayat kadinlarinin nerede olduklarini gösteren reklamida görürsünüz; Efes Harabelerinde oldugu gibi. Denizci 3 ay karaya ayak basmamis, gemi limana yanasinca gemiciler karaya ayak basinca hemen ilk olarak solugu burada " Kirmizi Isiklar" 'da aliyorlar ve havalari indirilmis futbol topu gibi iniveriyorlar...
Bugün bisiklet ile dolastigimizda ( 5 saat) gördük ki bu bölge muhtesem bir gelisme kaydetmis ve eski binalar son derece DIS cephelerinin otantik güzellilerine sadik kalinarak restore edilmis. Yeni yapilan binalar ise hic bir sekilde diger binalarin arasinda SIRITMIYOR.
Daha lise yillarinda, Beyoglu'nda eski Fransiz yapilarini arar, binalarin DIS cephelerinin görünüslerini tarihi eser gibi incelerdim halende inceliyorum. En son gelisimde Tünel'deki kalan binalari adeta gözlerim ile oksadim, Tünel'den Taksim meydanina kadar yürürken gözlerim vitrinlerde degil binalardadir. Yeni mimarlarin, yeni gencligin nisbeten olsun bazi zevklere, eski binalardaki estetige, o evin mimarinin saygisina olsa gerek daha bir dikkatliler. Hemen yikalim, 8 katli bina yapalim degil, binayi koruyalim, restore edelim görüsündeler kanaati icindeyim.
20 sene önce Paris'e giden bir kisi, 20 sene sonra tekrar Paris'e geldigi zaman biraktigi Paris'i bulabiliyor ama ben 30 sene önce biraktigim Istanbul'u, ilk göz agrimi, ilk sevdigimi taniyamiyorum. Saci basi daginik, bir türlü derli toplu bulamiyorum, göremiyorum kendisini...

Geen opmerkingen:
Een reactie posten